31 Aralık 2012 Pazartesi

2013'e 7 kala..

Daha dün gibiydi 2000'e girme heyacanı..

Bilgisayarların çökeceği endişesi ile bankalarda parası olanlar birazını çekmişlerdi, hesaplar karışır diye..

Daha dün gibiydi, ama üzerinden koskoca 12 yıl geçti ve ömrü olanlar için 13 başlayacak..

Hep derim, bir şey başlamaya görsün, gerisi gelir.

Eskiler onun için ''her gelecek yakındır'' veciz sözünü söylemişlerdir..

Sırrına eremediğimiz zamanın çarkı, hızla yüzümüze minik minik çizgiler çekerken, bizler 40'lı yaşlardan sonra kendimizi ölüme daha da yakın hissederiz..

Başı dumanlı deli-kanlı çağların yerini, başı durulmuş, başı karlı saçlar almaya başlamıştır çünkü..

Bu beyaz teller konfeti gibi zamanın içinden saçlarımızı süslerken, bir yandan da Hz.Ömer (ra) Efendimizin kendisine ölümü hatırlatan arkadaşına:''Tamam artık sana gerek kalmadı, saçlarıma sakalıma düşen beyaz (nur)lar bu vazifeyi görüp, bana ölümü hatırlatıyor..'' demesi pek manidardır.

Dünyalıların yeni bir yıla girerken, ortak bir hatası da şu: Diyelim bir müsabakaya hazırlanacaksınız, yarışmaya..Bunun öncesinde antremansa, antreman, çalışmaysa çalışma...yapar hatta hantal olmamak için yemeği bile ölçülü, ayarında yersiniz..Ama gezegenimiz insanı ne yapacak bu gece..? Bol bol yeyip mide fesadının yanında bir kısmı da alkol sınırlarını zorlayarak, yeni bir yıla sarhoş ve çalışmayarak, öğlenlere kadar baş ağrısı ile uyuyarak girmiş olacak.Ondan sonra hayır bekle yeni yıldan, dua et, kabul olsun!

Evlerde çam ağacı süslemenin dinden çıkma olduğunu zaten İslam bilginleri belirtmişler, altını kalın çizmişlerdir.

Yeni yıl kutlaması konusunda Avrupa'yı görmüş biri olarak, kesinlikle onları solladığımızı, geçtiğimizi esefle söyleyebilirim.

Kendi Hicri yılından habersiz, haberi olsa da umursuz olanların, batı kültür emperyalizmine böylesine teslim olması ne kadar düşündürücüdür, ait olduğumuz medeniyetimiz adına..!

Alternatif Mekke'nin fethi kutlaması bu gerçeği değiştirmeye yetmeyecek..

2012'de dünya neler yaşadı, kimler artık 13'ü göremiyor, ben bu yılı nasıl geçirdim.Kâr-zarar olarak bilanço nedir, gibi soruların kulak ardı edildiği hengâmede ne yazsak, ne desek, duyan sayısı az olacaktır.

Bir kısım insanların gözü gece 00:00'da gökyüzüne atılan havai fişekler eşliğinde dua (!) etmekte olacaktır.Sanki dinimizde böyle bir şey varmış gibi..

Hele şu başlarına kırmızı noel papaz şapkasını taktığında bu beni dinden çıkarır mı diyecek kadar araştırma yoksunu insanlara ne demeli..

Bir yılı daha geride bırakırken, ahir zaman fitnelerinden sahih (Allah tarafından kabul geçerli) bir imanla cennet sabahına erişmemiz duasıyla..








29 Aralık 2012 Cumartesi

Demedim mi?



Demedim mi bu hasret bitirir seni 
Ay dolanır gider, yalnız kalırsın 
Her gün yeni baştan dağılır, ufalırsın 
Demedim mi yüreğim sevme! 

İşte ne gözyaşı, ne yemin, ne söz.... 
Geri dönen hangi güvercinin var? 
Senin hangi çiçeğini sakladı bahar? 
Demedim mi aklım, inanma! 

Bir gün naza çeker kendini demedim mi? 
Görmesen zindana döner bu şehir... 
Görsen, umursamaz, aldırmaz kâfir 
Demedim mi gözlerim bakma! 

Demedim mi bu ürperten sıcaklık... 
Bu taze güzellik kaybolur bir gün? 
Sonra boşu-boşuna aranır, dövünürsün 
Demedim mi ellerim dokunma! 

Demedim mi bir gün susar şarkılar 
Sesine ses veren rüzgar olur... 
İstediğin kadar artık bekle dur... 
Demedim mi kulağım duyma! 

Bir gün çıkıp gideceği belliydi 
Ayan-beyan belliydi anlayamadın. 
Başka bir rüyada şimdi o kadın 
Demedim mi kollarım sarma! 

Bütün çektiklerim senin yüzünden 
Gölge bile geçirmezdin bir zaman üzerinden 
Ah! şimdi paramparça oldun bin bir yerinden 
Demedim mi gururum kırılma!

Yavuz Bülent Bakiler 


27 Aralık 2012 Perşembe

Kader


İnsan kendi kaderini kendisi mi çiziyor? Bir insanın kaderi değişebilir mi? Yani biz ne yaparsak, neyi seçersek, o mu bizim kaderimiz oluyor?

Kaderin esas anlamı Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur.

Bizim kaderimiz geçmişte yazılıdır. Buradaki ince nokta, Allah öyle yazdığı için yapmıyoruz; biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz. Bu konuya bir misal verelim:

Peygamberimiz (asm) İstanbul'un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, "İstanbul Peygamberimiz (asm) dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi?" O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatih'in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere (asm) bildirdi.

Mesela Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “Yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “Senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım.” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah geçmişte kaderimizi yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz.

Kader ikiye ayrılmaktadır; insan iradesiyle ilgili olmayanlar ve insan iradesiyle ilgisi olanlar. Mesela, insanın göz rengi, erkek mi dişi mi olacağı vs. birinci kısma girer ve hiç bir kimse bunlardan sorumlu değildir. Diğeri ise bu dünyada imtihan için gönderildiğimizden dolayı bizler ne istiyorsak Cenab-ı Hak ona göre bazı şeyleri halk ediyor, yaratıyor. Mesela, ezan okununca nefsini gemlemiş olan birisi camiye gider. Diğeri, nefsinin peşinden giden ise meyhaneye doğru gitmektedir. İşte bunu isteyen insanlardır, yaratan ise Rabbimiz Halıkımızdır.

Dünyaya gelen her insan bir kader programına tabidir. İnsanın ne yapacağını, başına ne geleceğini Yüce Allah ezeli ilminde biliyor. Ancak Allah’ın bilmiş olması, insanın o işi yapmasını zorlamaz. Çünkü Allah, insanın önüne seçenekler koymuştur. İnsan kendi iradesini kullanarak, hangi yolu tercih ederse, Allah onu yaratır. Dolayısıyla sorumlu olan insanın kendisidir. Bu meselede şöyle bir örnek verilir:

Bir apartmanın üst katının nimetlerle, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir kişinin bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz edelim. Kendisine, apartmanın bu durumu daha önce anlatılmış bulunan bu kişi, üst katın düğmesine bastığında nimetlere kavuşacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba uğrayacaktır. Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o kişinin gücü ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi gücüyle çıkmadığı gibi, alt kata da kendi gücüyle inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin belirlenmesi, içindeki kişinin iradesine bırakılmıştır.

Ayrıca Allah'ın her şeyi ezeli ilmiyle bilmesi, onu yapan kimseyi sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü bimek ile yapmak farklı şeylerdir. Bir suçluyu bilen ve gören değil, o suçu işleyenin kendisi sorumludur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet 

Halkın böyle bilmesi iyidir.Kader konusu ruh gibi girift konulardandır.Ve aslında asla tam olarak çözülemeyecektir.

İçinde ilahi cilveler, sırlar hep var olacaktır ve bazen hangisi bizim irademiz yüzünden, hangisi ilahi taktir sebebiyle olmuştur, hikmetler arka planında bilemiyeceğiz..

Burada can alıcı nokta, elimizden gelenin en iyisini, sebeplere sarılarak yaptıktan sonra, Allah'a tevekkül edip güvenmek; güzel ve hayırlısınını Allah'tan dilemektir.. (MM)



26 Aralık 2012 Çarşamba

günce


Artık umut etmek hayal kurmak yok!
Israr etmek de..!
Kaybettiğimi kabul edeli ne kadar zaman oldu..?
Hatırlamıyorum..!
Senden gitmem gerekiyordu,
Gittim mi..?
Bilmiyorum..!
Bir adamın hayalleri kaybolmuşsa,
Dipsiz kuyularda, ''akşam olsa da,
Gün geçse'' demek tek beklentisi olmuşsa..
 .......
İçimde seksek oynayan çocukların sesleri yok artık..!
Gökkuşağımın renkleri solgun,
''Kime ne verebilirim,
Hüzünden başka'' dedim ve gittim,
Gidilmesi gereken şeylerden...
........
Güzeldi ilkbaharda kelebeklerin dansını izlemek,
Sahi nerede o baharlar, rüzgârlarda salınan papatyalar..?
Bundan sonra bu yorgun gönlü ne bekler?
Hastalıklı şizofren yanıma güneş değmiyor..
Ve işte yine depresyonumun nüksettiği günlerdeyim..
İnfaz ediyorum tekrar tekrar umutlarımı!
Yakıyorum şiirlerimi, hayallerimi tek tek...
Ne kadar kaldıysa..!
Bugün dışarısı günlük güneşlikti,
Ne çare, içime zerresi düşmedi yaşam sevincinin,
Zorla attım kendimi caddelere,
Yürüyüş olsun, farklı bir şey olsun diye,
Sonra bir süper markette dolandım,
Kadın ve çocuk reyonundan geçerken,
Tekrar dolandım, tekrar tekrar..!
Çıkmak dipsiz kuyu gibi zordu..
Çıkamadan çıktım..!
Belki de kıskandım..!
Belki de...
Artık umut etmek, hayal kurmak yok!
Israr etmek de..
Kaybettiğimi kabul edeli ne kadar zaman oldu..?
Hatırlamıyorum..!
Senden gitmem gerekiyordu,
Gittim..!



24 Aralık 2012 Pazartesi

yine özledim seni şehir

yine özledim seni şehir,
seni içer gibi içerken kahvemi,
telvesinde saklıdır acılarım.
ve kalemimin mürekkebinde, 
aşinalığım; hasretlerine..
istiyorum seni şehir,
bir aşkı dilenir gibi,
bir çocuğun annesinin gözlerini,
sarmalayan ellerini,
bir bebeğin göğsünden süt istemesi gibi..
istiyorum..
İstanbul..
sende seni arıyordum..
ne kadar varsa kaybedilmiş,
aşktan yana,
vefadan yana,
yârdan yana,
sende saklı biliyorum..
ne hikâyeler bağrında,
ne imkânsız sevdalar sayfalarında,
düşen umutlar damla damla, sokak aralarında..
acı bir veda kaldırımlarında..
dipsiz gözlerinin en kuytu yerinde,
sen de dalıyorsun ufuklara,
sen, ben oluyorsun,
beni sorma, 
ben zaten senden başka bir şey olmadım ki,
ah aşkın rengi..!
sevdamın türküsü İstanbul,
martıların sonsuzluk bestesinden nağmelerle süzülürken,
minarede müezzin, aynı ahenkle Allah'a çağırırken,
aklına geldim mi hiç..!
beni andın mı..?
benim gibi senin de içerin yandı mı ?
keşke dedin mi..?
olsaydı dedin mi?
nedenler içinde geceler boyu, 
yastıkla boğuştun mu gözyaşların sel olurken..?
ah İstanbul! 
sabahların ayrı güzel,
rızkına koşuştururken insanlar,
biz doğacak güneşle besteleniriz aşka,
ve asıl cenk akşam vakti,
gün veda ederken ufkumuza..
kim tutardı bizi söylesene,
istesek..
ah İstanbul! 
şiir artık ne desek..
yazılan  aşkına..
yazılan yazgımıza..
bir remzdir, şifredir anlayana..
yine özledim işte seni şehir..
fazla söze ne hacet..
özledim diyorsam,
özleniyorsan,
ağlıyorsam,
ağlatıyorsan,
yanıyorsam,
yakıyorsan,
ellere ne bundan !
seviyorum seni şehir..


22 Aralık 2012 Cumartesi

bitmesin...



Bitmesin, 
Rüya gibi sürsün son nefese kadar,
Nefesinin nefesime karıştığı demler..
Ah yar..!
Bilsen, bu dil hep adını heceler, 
Uzasın geceler, sabahlar uğramasın bize. 
Ne başı, ne sonu, 
Bilinmesin...

21 Aralık 2012 Cuma

Kıyamet !

Evliyadan Nasreddin hocaya sorarlar: Hocam kıyamet ne zaman kopacak? Hoca cevap verir:
''- Küçük kıyamet karım öldüğü zaman, büyük ve asıl kıyamet de ben öldüğüm zaman..''

Kaç gündür haberlerde İzmir'in bir köyünde kimileri bu safsataya gerçekten  inandığı, kimileri de eğlence olsun diye akın eden insanları izleyince bu fıkra geldi aklıma.

İnsanoğlunun gaibi/geleceği bilme isteğinin, vazgeçilmez tutkusu..Zaten Mayalar kıyamet kopacak demedi ki..Dünya yaşantısını 5 evreye bölmüşler ve bu günü 5. evre olarak, felaketlerin büyük olayların başlangıcı saymışlar..! Bu açıdan, İslam bilginleri de zaten benzer şeyleri ifade ediyorlar.Hele içinde bulunduğumuz Safer ayı ise..!

Kıyametin ne zaman kopacağını soran birisine Sevgili Efendimiz (sav) :''Onun için ne hazırladın?'' buyurarak bizlere yine derin, anlamlı, muazzam mesajlarını vermişlerdir.

Birazdan ben size kıyamet ne zaman kopacak söylemeden önce, kıyamet koptuğunda ne İzmir, ne köyü, ne ülkelerin, hallaç pamuğu gibi atılan dağların, dökülen yıldızların, gezegenlerin, galaksimizin topyekûn ve ''çocukları yaşlandırıp korkusundan saçlarının bembeyaz yapacağını, hamile kadınların çocuklarını düşüreceğini'' işin eğlenceye magazine dönüştürülemecek kadar ciddi olduğunu hatırlatmalıyım..

Ama biz Müslümanlar yani doğru iman edenler için telaşı olmayan avantajı şudur: O gün geldiğinde ılık bir rüzgârın Müslümanların ruhlarını kedersizce bedenlerinden almasının ardından kopacak olmasıdır ki, kıyametin küçük alametleri elan olmakta, sırada büyükleri beklenmektedir..O günün saatini yalnızca Allah bilir.

Fravun yüksek kule yaptırıp, Musa (as) nın Rabbini öldüreceğim diyerek gök yüzüne ok atmıştı.Allah'ın taktiri, ilahi cilve eseri ok yere ucu kanlı düşmüştü..O salak da ''işte Musa'nın Rabbini öldürdüm'' diye sevinç naraları atmıştı. Akibeti malumunuz..Allah'ın azanlara ve ilahi ilimde asla iman etmeyeceklere bu tür hikmetlerle çevrili taktiri vardır.

Bunu şunun için belirttim.Gerçekten de aynı ilahi cilve gerçek kıyamet de cum'a günü kopacaktır.Bunu bilen bazı aklı evveller bugün Mayalar'ın yoğurdunun tuttuğu fikri ile o köye koşup deve kuşu misali başını o malum köye sokacak da, poposu dışarıda kalacak.Be şapşal kıyameti bir kurgu filmi mi sandın, dünya da bir iki yer kalacak ve herkes ölünce sizin gibiler kalıp hiç ölmeden yaşayacak da ne bulup ne yiyecek, diye komikliği uzatmayacağım..

Yazımın başında, size kıyametin ne zaman kopacağını söyleyeceğim demiştim.Unutmadan söyleyeyim..Hoca her zamanki gibi çok doğru nükteli cevap vermiş..Eşi ölen ya da olmayanın küçük kıyameti kopar.Bu yıl 40 civarında ünlünün büyük kıyameti kopmuş.En son Kâmil Sönmez de merhum oldu.Allah Müslümanlara rahmet eylesin.

21'i bilmem ama bu ayın 24'ünde Hristiyanların Hz.İsa (as) 'ı beklemek için evlerine aldıkları çamları süslediklerini ve yine bu çamlar eşiliğinde yeni yıla içkili-hindili gireceklerini bilmek için Maya olmaya gerek yok.

Sen de evine hristiyan gibi çam ağacı alıp süslemişsen, noel kırmızı şapka ve donları alarak hindi siparişi ile 31 Aralık gecesine hazırlanıyorsan bil ki, senin de kıyametin, İslâm ile bağın kopmuştur..!

Bunları yapan, tüm İslam bilginlerine göre, Müslümanlıktan çıkar çünkü !

Zira o güzelller güzeli Önderimiz, Örneğimiz, Efendimiz, Peygamberimiz (sav) : ''Kim, (kendi arzusuyla) bizden olmayanlara benzerse, bizden değildir.'' buyurdu.Onların dini günleri, bayramları, yılbaşı gibi topluca yaptıkları kutlamaları, dinsel kıyafetleri, dinsel şarkılarıysa..

Yazık, evlerinde süslü çamları ve başlarında kırmızı papaz şapkaları olan çok Müslüman 1 ocak sabahına dinden çıkmış bir sarhoş olarak erecek..!

Ve son bir şey: Defalarca Avrupa'da aralık ayını yaşamış birisi olarak esef ve hayretle belirtmeliyim ki; bizdeki yeni yıl telaşı, noel papazlarının (ben baba demem)  ve süslü çamların bolluğu, emin olun Avrupa hıristiyanlarında yok!

Bazı şeyler var, şakası da ciddi, ciddisi de ciddidir. Allah'ın gazabını çekmeye gerek yok.Akıllı ol, bir gece için sonsuzluğu kaybetme..!


Geçen yıl bu konuda blog yazımı bulamadım, belki de google plusta yazmıştım.Yurtdışında yılbaşı öncesi çektiğim bu fotoğraf kaybolmamış.Chistbaum Verkauf yazıyor..Türkçesi Hristiyan/ların ağacı satışı demek..Bu bile dank etmesi için yeter anlamak isteyene!

20 Aralık 2012 Perşembe

resimlerle..1

keşke diyebilseydik..

''Her şey şu tek müjdede.. Yoktur ölüm ALLAH diyene ! Canım kurban başı secdede; İki büklüm ALLAH diyene..''Necip Fazıl Kısakürek

kısacası yandım..!


ya da sen gitmek zorundasındır..!

sevdiği kadar..!

önce çocuk öldü sonra da ben..!

bakış..!

18 Aralık 2012 Salı

suların şarkısı


Belki..!
Gecenin bir vakti
Suların şarkısıyla gelirim kapına..

Sen güfteler diz boynuna,
Ak pak inci halkalarından,
Mezar zamanını hatırlatan,
Bir an çal,
Kırıntı hayattan..

Dile..!
Belki gecenin bir vakti,
Suların şarkısıyla gelirim kapına,

Ruhunu anlatsın bakışların aleme,
Nazar ettiğin her yürekde bir ziya,
Gir hayal kapısından gizlice,
Tarumar ederken ney sesi kalbinde,
Güfteler diz eski musikimizden,
İz bıraksın geride..

Ağla..!
Belki gecenin bir vakti,
Suların şarkısıyla gelirim kapına,

Varlığına sığındığın yoklukta,
Ya oldun ya da öldün..!
Hiçten gayrısında bulunmaz,
Derman-ı zehr-i aşktan,
Sen her pervane böceğini,
Bizim gibi mumsuz sanma!

Sığın..!
Belki gecenin bir vakti,
Suların şarkısıyla gelirim kapına..

Yağmurun çiselediği canlarda,
Nefis perdesini çek tereddütsüz.
Ay ışığı yıldızlara serenat yapsın..
Bad-ı saba ile girsin bu ziya.
Güneşin sığmadığı ruhuna..
Ve artık şarkılar oku bana kaygısız,
Segâh makamından usulca,

Bekle..!
Belki gecenin bir vakti,
Suların şarkısıyla gelirim kapına..

çalıkuşu/1994


16 Aralık 2012 Pazar

ben hiç gidemedim senden.

Yürüdüm yollarında geçen gün tek başıma Üsküdar, garip bir yetimlikle..
Sonra uzaktan baktım, imkânsız bir aşka bakar gibi..
Hasreti yüklenmişti bulutlar, ha ağladı, ha ağlayacak..
Kimselere görünmeden, kalkış saatini bekledim yolcu gemisinin bu iskeleden..
Gemiler gider, insanlar gider..Oysa ben hiç bir zaman gidemedim senden..



14 Aralık 2012 Cuma

Kazandıran mübarek kelimeler..

Bu mübarek cum'a gününde, dilde söylenmesi çok kolay ama çok hassas ilahi terazilerde söyleyene en azı Uhud dağı gibi sevaplı  ''kazandıran''  mübarek kelimelerden özet olarak bahsetmeye çalışalım inşaallah..

La ilahe illallah, Bismillah, Elhamdulillah, İnşâallah, Maşâallah, Sübhanallah, Allah-u Ekber ve Salâvat-ı şerife..


La ilahe illallah: Müslümanlar açısından imtihan sırrı olarak belaların yazıldığı safer ayında bol bol cennetin anahtarı diye övülen La ilahe illallah' söylemeliyiz. Anlamını benzer yazılarımda daha önce açıklamaya çalışmıştım. 

Bu kelimeyi söyledikçe imanınımız yenilenir, sevabına ölçü yok ve dilimizi sıkıntılı zamanlarda öfke kelimeleri yerine bu kutlu kelimeye alıştırırsak, ölüm sıkıntısında da ilk aklımızdan dilimize bu kelime düşer.Bu tespih kişiden belaları def eder, sadaka vermek gibi..Aynen la havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azıym.''Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah’ın yardımıyla elde edilir.'' demek gibi.

Bismillah : Bismillahirrahmanirrahiym..Her hayırlı ve helal/mübah işe bu mübarek kelime ile başlamalı, dilimizden düşürmemeliyiz.Cinsel birleşme öncesi bile eüzü ile birlikte okunması emredilmiştir ki, şeytan ortak olmasın.Ama kişi rakı içerken besmele çekerse yani haram bir işe başlarken, dinden çıkar..Faziletleri yine saymakla bitmez besmelenin..Besmele aktif olmayı da davet eder.Besmeleden sonrası eylem zamanıdır.Su içeriz, yataktan kalkarız vesaire..

Elhamdulillah, dilimizden ve dahası asıl kalbimizden düşürmememiz gereken şükür ve kanaat sözüdür.Allah'ın verdiği hangi nimeti sayabiliriz.En hakiki zengin yetinmesini bilen kanaat sahibi bir gönlün sahibidir.İsrafın gırla gittiği, zamanın heba edildiği ahir zaman ve kıyamet eşiğinde Allah'tan razı olmak herkese nasip olacak bir nimet değil.Allah'ın razı olduğu ve Allah'tan razı olanlar ancak bahtiyar kullardır.


İnşâallah kelimesi de, besmele gibi, hayırlı helal ve mübah işler için Allah'tan (cc) ummak, dilemek ve istemektir..Geçmişte peygamber kıssalarında bile geçtiği gibi, bu kelimeyi söylemeyi (bir hikmet gereği unutturulan ya da) unutan Peygamberlerin dedikleri gerçekleşmemiş ve ilahi ikaza maruz kalmışlardır.Bizlere ders..Bugün İnşallah kelimesi de ''umarım'' kelimesi ile unutturulmak isteniyor.Ben umarım'ı İslâmi açıdan uygun olup olmadığı şüpheli şeylerde kullanırım ya da ardında sevap gözükmeyen işlerde.!

Maşâallah kelimesini de bol bol kullanmalıyız.Güzel gördüğümüz her helal işte.Öyle, adamın TV kanalında etrafına topladığı güzel mankenlere ağzının suyu akarak sarfettiği gibi değil..! Maşaallah, Allah'ın eşsiz yaratıcı san'atı karşısındaki hayranlığın vurgusu olan kelimedir.Bu söylenirse, örneğin bir bebeğe nazar değip hastalanmaz.Eüzü-besmele gibi koruyucu özelliği vardır.

Sübhanallah : Cenabı Hakkın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve şaşmayı ifade etmek için söylenir.
Cenab-ı Hakkın zatında, sıfatında ve efalinde bütün kusurlardan ve noksanlıklardan uzak olduğunu ifade eder. ''O my gott'', ya da ''hayret'' demekten iyidir..Bu da diğerleri gibi zikir olduğundan ekstra sevap yazılır..Şaşırırken bile kendi değerlerimizle ifade etmeliyiz İngiliz aksan ve figürleri ile değil..!Bu, kültür emperyalizmine teslim oluştur.

Allah-u Ekber : En ve tek büyük Allah'tır demek..Şahsen maçlarda en büyük bilmem şu takım, (haşa) başka büyük yok demektense dilsiz olmayı tercih ederim. Bu kutsal kelime de zafer de, sevinçte biz Müslümanların kullanması gereken söyleyene çok sevaplar kazandıran bir kelimedir.Sevgili Peygamberimiz (sav) bu  kelimeyi de savaşlarında, sevinçlerinde terennüm ederlerdi..Bugün yerli tersiz kullananlar da yok değil..

Salâvat-ı şerife : O'na salavat getirmişken ve dilimizin/gönlümüzün şifası bir kelime de kâinatın övüncü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Önderimiz'e de bol bol özellikle de cuma günleri salâvat-ı şerife hediye etmeliyiz..Salâvatın faziletlerine de ciltlerle kitaplar yazılmıştır..Kısaca nedir derseniz: Övme/ta'zim, duadır derim. Kur'anda ayette geçtiği gibi, Allah ve melekleri de gelmiş geçmiş en büyük insan sallallahu aleyhi ve sellem önderimize salât eylemiştir.Yani Allah O kutlu elçini selamlamış, şanını övmüş, melekleri de buna iştirak etmişler, bizlerin de uyup salavat getirmesi ayetle istenmiştir.

Cum'amız mübarek ola efendim, bu müflise de  dua isterim.
  




12 Aralık 2012 Çarşamba

çaresiz..


Kalır gönlün..
Kalır için,
Ne kadar su içsen,
Göz yaşından da yardım alsan,
Oturur ta göğsünün orta yerinde..
Biraz sola yakınca,
Oturur, öldüren keşkeler..!
Artık nefes alamazsın..
Bir an'da, bir anın hayalinde,
Kalır gözlerin,
Kalır kalbin, ardında,
Çaresizce giderken..



10 Aralık 2012 Pazartesi

Rüya görmek..

Rüya hakkında gelen sorunun kısa cevabı:

''Sen gördüğüm en güzel rüyasın'' demiş şair..Hangi şair demeyin, öyle girizgâh yapmak istedim.

Rüya da temel prensip; güzel rüya Rahmani, kötü rüya şeytanidir.Güzel rüya Müslümana müjdedir, sevinçtir, görünce hamdeder, manevi hayatına neş'e ve gayret gelir. 
3 kısım rüya vardır : 

1-Peygamberlere has gerçeğin aynası, işareti rüyalar.Bu salih ve hak rüyaları, sırasıyla evlilayalar, salih kullar ve diğer insanlar da; durumlarına/nasiplerine göre görebilirler.

Görülen rüyaya bakılır, dine uygunsa şükürle alınan işaret/ikaza göre durum belirlenir.Burada dikkat edilmesi gereken ölçü, dine uygunluğunun kontrolüdür. Bunu anlamak için de kişinin ''iyi derecede'' dini bilgiye sahip olması gerekir.Şeytanın rüyaya hile ile girme ihtimalinin önüne ancak bu şekilde geçilebilir.

Güzel rüyalar, ancak kalbi fesat olmayan, dini alt yapısı olan güzel insanlara anlatılıp tabir ettirilir.Rüyayı mutlaka hayra yormak gerekir.Değilse, rüyada uyarı olduğu söylenerek ayrıntıya girilmemesi şarttır.Çünkü rüya yorulduğu şekilde dünyamıza doğar.

2- Bilinçaltı rüyaları.(Nefsin konuşması)Bunların bir ucu psikolojik rahatsızlığı olanlara dayanır.Ruhsal hastalıklara müptela olan kişiler, geceleri de kâbuslar görürler.Bu tip ruhsal çöküntü içinde olanların rüyalarına şeytan çok daha kolay karışır.

Diğer ucu ise her normal insanın günlük yaşamda etkilenip, düşündüğü olayların geceye yansımasıdır.Bu tür rüyaları birilerine anlatmak gerekmez, üstünde de durulmaz.Anlatılan da iyiye yormalıdır.

3- Şeytani rüya dediğimiz, (hulm) şeytanın girdiği rüyalardır.Kişiyi üzmek, korkutmak ya da olmaz zamanda gusül almasına sebep, zamanını çalmak maksatlıdır.Bu ise kesinlikle kimseye anlatılmaz.Üzücü rüya gören uyandığında soluna üç kez tükürüp (gibi yaparak) eüzü-besmele çekerek; şeytandan ve şeytani işlerden Allah'a sığındım der.

Görmediği halde rüya gördüğünü yalan olarak anlatanlar için  Peygamber (sav) dilinden çok büyük ikazlar vardır. Görmediği halde rüya uyduran yalan yere yemin eden gibi çok büyük bir günah içine düşer.Hatta daha da ağır. Allah'ın kendisine güzel rüya gösterdiğini söyleyerek Allah'a iftira atma cürmü vardır.Bu da dinden çıkmak gibi büyük bir günahtır.

Rüyalar peygamberler dışındaki insanlar için dini delil olamazlar.Tek istisnası arif zatlardır, onlar da zaten yine dini kaynaklara rüyalarını tasdik ettirirler.

Ben rüyamda böyle gördüm, bunu yapmam isteniyor diyenle şeytan oynar ve rezil eder.Çok alim ve salih biri (bulursan) tabirini dine dayanarak yaparsa, o taktirde o rüyaya göre hareket mümkün ola-bilir..Bu bile kesin değil.Rüya kitaplarına bakarak rüya tabiri de çok mümkün değil.O kitaplarda genel tabirler vardır.Kişinin haline durumuna göre değişir.Bu açıdan rüya bağımlısı olmamalı ve rüya ekseninde yaşamamalıdır.

İstihare meselesine de kısaca değinirsek.Kişinin bir konu için 2 rekat namaz kılıp konuşmadan kıbleye dönüp uykuda rüya yolu ile Allah'a danışmasıdır.Ama büyük bir zatın dediği gibi zaman istihare değil, istişare yani bir işini akıllı, tecrübeli ve iyi niyetli insanlara danışma zamanıdır.İstihare de şeytanın iğvasından masum değildir.Bizim gibi zamane günahkârlarının istihareleri de bize benzemektedir.

Şüphesiz rüya konusu çok geniş bir ilim dalı.Detaylı anlatıma ve kaynaklardan iktibaslara girmeden umarım sıkmadan en kestirme yoldan bilgimce açıklamış oldum.

Hayat bir rüya zaten, ölünce uyanacağımız. Rüya içinde rüya, güzel sevinç veren rüyalar için, gündüzü hayırlı uğraşlarla geçirmemiz temennisiyle..

Not: Yazılarıma değer vererek paylaşım ağlarına taşıyan arkadaşlarım ve okurlar var.Bir çoğundan da haberim olmadığı için, buradan herkese çok teşekkürler ediyorum.

9 Aralık 2012 Pazar

Pazar sabahı..



Pencereden baktım, henüz kar yok ortalıkta ama nefesi mis gibi yüzüme vurdu.
Kar soğuğu ne kadar güzeldir..Saf, keskin ve etkileyici..Sadık bir kadın nefesi gibi..
Bir kaç karga sesi dışında çıt yok..
Çocuklar uykuda, anneler uykuda, insanlar uykuda..
No problem yani..
Ha bir de eşler sevgiyle sıcacık sarılmış uyuyorlar..
Yoo kıskanmadım..
Hayrını görün, beter sarılın,sımsıkı sarılın,isterseniz tatlı bir yorgunlukla uyanın, gözümüz yok, daim olsun.
Neşeli kahvaltılarınız olsun..
Kıskanmadım, valla..

***

Yine aynı mı olacak pazar..Yok çok şükür deprem olmasın, afat/afet olmasın..Savaş /yangın çıkmasın..Allah bu günümüzü aratmasın..Şükürler olsun..İçinde bulunduğun halin daha hayırlısını istemem kanaatsizlik, şükürsüzlük değildir.Bu nükteyi iyi ayırmak lâzım.
Ama,
Fakat,
Lakin,
Bir şey olsa,
Değişik bir şey bu pazar..
İçim sevinse,
Yüzüme neş'e gelse..
Yaşamak sevinç verse..
Beni sevindirecek farklı bir şey olsa..
......
En iyisi yeniden yatağın yorganını çekmeli tüm beklentilerin üzerine..

***
Bu yazıyı okuduğun zaman, benim gibi değilsen; bu pazar sana sıkıcı gelmeyecektir.
Hadi yine iyisin..

Not: İzinsiz şahane İstanbul gifini aldım arkadaşım..Ne yapayım konu İstanbul'sa izin teferruat.. Emeğine sağlık.

7 Aralık 2012 Cuma

edebi serüvenimiz..



'', bir gün insan virgülü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleştirince düşünceleri de basitleşti.
! Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
? Bir süre sonra soru işaretini kaybetti, soru soramaz oldu. Hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu artık. Ne evren, ne dünya ne de kendi evi onun umrundaydı.
: Birkaç sene sonra iki nokta üst üsteyi kaybetti ve davranışlarının nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
" " Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işaretleri kalmıştı. Kendisine özgü tek bir düşüncesi yoktu. Sadece başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Düşünmeyi unuttu ve noktaya erişti.''(iktibas)

Bununla birlikte ''artı 1'' ve ''beğen''i de keşfedince beğenmek ve beğenilmek bağımlısı oldu.

Artık sanal bir dünya vardı ve orada paylaşımlar sayfalar arasında dolaşıma çıkmıştı.

Kendisi üretmiyor,düşünmüyor, otomatiğe bağlanmış bir robot gibi zamanı tüketiyordu. Okumaktan çok bakma kültürü diyorum bu duruma ben..

Bakıyoruz, her şeye yalnızca bakıyoruz..

Televizyona, televizyonda savaşlara, bombalanan kentlere, açlıktan ölenlere..

Uyuşturucu zerkedilmiş mahlukların yaşadığı kurgu-bilim filmleri gibiyiz.

Düşünme ve üretim mekanizmalarımız dumura uğramışcasına bakıyor ama görmüyoruz..

6 Aralık 2012 Perşembe

uzaktan sevdim seni..



uzaktan sevdim seni..
uzaktım sevgilim,
uzak kaldım sana,
söyledim sevdiğimi, 
ama hep içimden,
hep derinden.
seni görünce,
sana söyleyemedim,
söylememeliydim,
seni ne kadar çok sevdiğimi..
susmak yazılmıştı dilime,
suslar içinde mahpustum..
imkânsızlık bir labirentti,
ve benim içinde koşmaktan başım dönmüştü,
derken yığıldım dört duvar arasında,
çok da yorgun..
kalakaldım pişmanlıklarımla,
aldanmış adanmışlıklarıma..
tutuldu ufkum,
renkleri yoktu artık gökkuşağının
griye boyanmıştı tüm desenleri..
uzaktan sevdim seni İstanbul,
kar kokusu gibi,
yaşadım ama anlatamadım,
yaşlandım ama ağlayamadım..
susmak yazılmıştı kaderime,
seni yaşadım bir ömür,
sensiz yaşardım..
uzaktan sevdim,
uzaktan sana yandım,
uzağında kalakaldım,
seni çok sevdim be İstanbul..


5 Aralık 2012 Çarşamba

isimsiz..




kelimelerim kayıp,
şiirden yana fakirliğim bundandır..

3 Aralık 2012 Pazartesi

Muhteşem Yüzyıl

Sohbetin lezzetinden, uzunluğunu fark edemeyeceğimiz, güncel ve bilgi dolu iktibası okumanızı tavsiye ederim:

Nursel Tozkoparan'ın röportajı

Sadece Türkiye de değil dünyada konuşulan kadın Hürrem Sultan…
Osmanlı İmparatorluğunun Kanuni gibi en önemli dönemine damgasını vurdu.
Aklı, duruşu, cazibesi ile Kanuniyi etkileyip haseki sultan olmayı başardı.
Hatta 21. yüzyılda dahi Türkiye Cumhuriyetinde kendinden söz ettirmeyi başardı…
Mecliste o konuşuluyor…
Tarihçiler, yazarlar, gazeteciler, yapımcılar, yönetmenler, sokaktakiler, evdekiler ondan bahsediyor…
Hürrem’in kolonyası, kolyesi, yüzüğü, kemeri derken ekonomiyi de el atmış oldu…
Tarih kitaplarının satışları patladı…
Şaka bir yana “Muhteşem Yüzyıl” dizisine birazda buradan bakmak lazım…
Eleştirenleri, protesto edenleri anlamaya çalışıyorum. Okuduğum, bildiğim kadarıyla elbette Kanuninin hakkı tam anlamıyla verilmemiş…
Keşke dizinin adı sadece “Hürrem” olsaydı diye düşünmedim değil…
Ama ister beğenin ister beğenmeyin Osmanlının dünyaya hükmettiği Kanuni döneminin dizi olarak çekilmesi büyük cesaret… Bu emeğe de saygı göstermek lazım.
Aynı cesareti de yanlış bulanlardan, beğenmeyenlerden bekliyoruz… Doğruyu siz yapın ve görelim derim.
Benim yapabileceğim Osmanlı tarihi konusunda araştırmaları olan, “Tarihi Sevdiren Adam” olarak anılan tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu ile konuşmak, doğruları öğrenmek ve size aktarmak…

DİZİDEN SONRA 30 SENE ÖNCE YAZDIĞIM KİTAP PATLADI

“Muhteşem Yüzyıl” dizisini izliyor musunuz?
Evet izliyorum…

Dizi Osmanlı tarihi açısından muhteşem mi yoksa rezalet mi?
Ben hiçbir emek için rezalet ifadesini kullanmam. Orada emek var ve onca insan o diziden ekmek yiyor. İnsaflı yaklaşmak lazım ama eleştirileri de dikkate almalılar. Diziler artık sinema filmine dönüştü. Yeşilçam’da filmler bir haftada çekilirdi. O günleri tebessümle hatırlıyoruz. Şimdi yine aynı noktadayız. Zorunluluklar gerçekçiliği bozar. Ama şu da var ki iyi de kötü de olsa filmlerin bir iyiliği oluyor. Toplumu o konuya yaklaştırıyorlar. Çünkü siyasi gelişmeler arasında bu konular unutuluyor, hiç konuşulmuyor. Ben 40 yıldır tarihle ilgileniyorum. Bu kadar odaklanıldığı bir dönemi hatırlamıyorum. Millet filmlerde gördüğünü beğenmediyse doğrusunu öğrenmek için beğendiyse detayını öğrenmek için doğru yazılmış kitaplara yöneliyor. Benim Kanuni Sultan Süleyman adlı bir kitabım var. 12 ayda sattığı kadar son iki haftada satmış. 30 sene önce yazdığım kitap birden patladı.

TARİH OKUMAK İNSANI TARİHÇİ YAPMAZ, TARİH OKUMUŞ ADAM YAPAR

Bu dizi Osmanlı tarihine zarar verdi mi sizce?
Kanuni Sultan Süleyman hakkında birçoğunda kanaat var ama bilgi yok. Kanaat ile oluşan şeyleri tartışamazsınız kavgaya dönüşür. Doğruyu bulmak amacıyla değil de kanaat ile tartışıyoruz. Şimdi halkta bir kanaat var. O diziyi yapanlarda ise başka bir kanaat var. “Biz çok okuma yaptık tarih danışmanlarımız da var” diyorlar. O danışmanlığın ne şekilde olduğunu aşağı yukarı biliyorum. Tarih okumak insanı tarihçi yapmaz, tarih okumuş adam yapar. Nasıl tıp kitabı okuyan ameliyat yapamazsa tarih okuyan da “Süleyman budur, Hürrem budur, harem de böyledir” dememeli. Burada en büyük tepki cinselliğe gösterilmiştir.

MİMAR SİNAN, MİHRİMAH SULTAN’A YAPTIĞI İKİ CAMİYLE AŞKINI İLAN ETMİŞTİR

Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan ilk bakışta mı âşık oldular?

Hürrem çok güzel değildir, ilk bakışta âşık olunacak kadın hiç değildir. Zaman içinde insanı kendine âşık eden türlerdendir. Zekâsı, duruşu, kahkahalarıyla cazip bir kadın Hürrem Sultan. O dönemde cinsel dürtülerden çok hâkim olan şey duygulardır. Mesela Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a aşkını çok kimse bilmez. Yaptığı iki camiyle, eseriyle aşkını ilan etmiştir. Böyle bir dönemdir.

Kanuni’nin şiirlerine baktığınız zaman da Yusuf ile Züleyha’nın, Şirin ile Ferhat’ın güncellendiğini görüyorsunuz. Batılı tarihçiler bile Kanuni Sultan Süleyman hakkında “muhteşem” diyorlar. Tahta geçtikten 7 ay sonra sefere çıkan adamdır. Öldüğü zaman bile seferdedir. Adalar fatihi olarak tarihe geçmiş bir insan böyle resmedildiği zaman insanların kanaatine aykırı düşüyor.

İnsan olarak ele aldığınız zaman âşık olmaz mı? Hem de sonuna kadar. Kanuni divan edebiyatımızın en fazla gazel yazan şairidir. Hala rekoru kırılamamış. Çok iyi bir şairdir, duygunun çocuğudur.

FİLMLER TARİHE ZARAR VERMEZ, SAYGI NOKTASINDA İNCİTİR,

Dizinin Osmanlı tarihine zarar vermesi söz konusu değil. Filmler, romanlar tarihe zarar vermez ama saygı noktasında insanları incitir. Bu dizi Kanuni hakkında farklı düşünen büyük kitlenin ruhunu incitmiştir. Aynı şekilde Cumhuriyet’in kurucuları için bir film yapabilirler mi? Yapmaları lazım mı? İnsanların yatak odalarına saygı göstermek gerekmiyor mu?

Dizi yapımcılarından size danışmanlık teklifi gelse kabul eder misiniz?
Hem işlerimin çokluğu açısından kabul edemem hem de onlar benim şartlarımı kabul edemezler. Senaryoyu okuyunca bazı yerleri değiştirmelerini isterim, çekimden sonra izleyip yine gereken yerleri değiştirmelerini isterim. Bu yatırımı kimse yapmaz, beni de istemezler. 40 sene de inşa ettiğim sarayı bir kazma darbesiyle yıkamam.

HAREM YATILI KIZ MEKTEBİDİR

Harem nasıl bir yerdi?
1960’da harem onarılırken gören bir Amerikalı diyor ki; “Mimarisine baktığınız zaman bizim Batılıların anlattığı hikâyelerin burada yaşanmadığını anlayabiliyorsunuz. Has odadan hareme gitmek için 3 - 4 tane labirentten geçiliyor. Padişahın habersiz oraya girmesi imkânsız.” Padişah zaten altın ve gümüş çivili ayakkabı giyer ki ayağı mermere değdiği zaman oradaki namahremler kaçsın. Akağalar, karaağalar 3 -4 metre aralıklarla dizilmişlerdir. Sopalarını vurup “destur hünkâr” diye bağırırlar. Haremin girişinde Besmele var, duvarlar ayetlerle süslenmiş. Mutlaka 5 vakit ezan okunur ve cemaatle namaz kılınır. Akşamları Muhammediye, Mevlid okunur. Musiki âlemleri de yapılır. Eğlence bir ihtiyaçtır ve onların da eğlemeye hakkı vardır. İnsan haklarını dikkate alarak organize edilmiş bir kurumdur. Yatılı kız mektebidir. Valide sultanın gözetmenleri vardır. Padişah eşlerinin, gözdelerinin kıskançlıktan dolayı yaptığı gözetlemeler vardır. Zinhar kimsenin kapısı dinlenmez. Zaten dinleyemezsiniz iki tane nöbetçi var.
Ama dizide bir sahnede kulak kabartıyorlar.

Tarihsel açıdan baktığınızda bir sürü hata var. Amerikalı diyor ki; “Belli ki burası bir kız okuludur. Bu okulda devlete yararlı insan yetiştirilir, onlardan bazıları da padişaha eş olur. Çocuk doğurunca da valide sultan olur.” Bu tespit doğrudur. Onun dışındaki tespitler egzotik bir alan. Yani kadın var, tarihçiler kadın olan yerde fitne vardır diye düşünüyorlar. Kendi saraylarından hareket ediyorlar. Oralarda bir gecelik kızlar burçlardan aşağı atılır. Dizide de; “Seni denize atmalarını mı istiyorsun?” diye geçiyor. Böyle bir gelenek yok. Olmayan bir şeyi niye insanların zihnine sokmak istiyoruz? Batılılar bu romanları fantastik olsun diye yazıyor. Türkçeye çevrilen Hürrem Sultan diye bir roman var. Bu dizideki sahnelerin orada da olduğunu gördüm.

KADINLAR HAREME ALINMADAN ÖNCE BÜTÜN EŞYALARI YAKILIYOR.

Hareme kimler alınırdı?
Hareme savaş esiri kızlar ile esir pazarlarında satılan kızlar alınır… Hürrem’in esir alınmadan önceki hayatını bilmiyoruz. Doğum tarihi de tam belli değil. Erkekler de öyle alınıyor. Devşirme olarak alınıyor ama sadrazamlığa kadar yükseliyorlar. Baltacı Mehmet Paşa saraya odun kırsın diye alınmış. Ama zekâsıyla dikkat çekince enderunda eğitilmiş ve sadrazam olmuş. Bunun örnekleri çoktur. Kadınlar hareme alınmadan önce hamamda temizleniyor. Bütün eşyaları yakılıyor.
Yine dizide Hürrem haçı yatağın altına saklıyor.

Haçla saraya girmek mümkün değil. Başka yerden getirilen eski hatıralara ilişkin herhangi bir eşya yok. Yüzüklerine kadar el konuluyor. Bunun dramatik bir olay olduğunu kabul ediyorum. Asıl bunun romanı yazılmalı. Bir kızın hareme alınmasının ilk günlerindeki duygusu ve sonra padişah eşi olacağını hissettiğinde yaşadığı heyecan… Bunlar başlı başına romanlıktır.

CARİYELERE HAREME GELİR GELMEZ MÜSLÜMAN OLMALARI DİKTE EDİLİR

Cariyeler hareme gelir gelmez Müslüman olmaları zorlanıyor muydu?
Gelir gelmez Müslüman olmaları dikte ediliyor ama o an Müslüman olmayabiliyorlar. Eğitim alıp İslam’ı öğrendikçe Müslüman olmayanı pek hatırlamıyorum ben. Zaten Müslüman olmayanın da çok yükselme şansı yok. O anlamda da Müslümanlığı tercih ediyorlar. 20 kişilik koğuşlarda yatarlar. Valide sultan ve 20 kişilik kalfalarının kontrolündedirler. Hayatlarının tümü sınava dönüşüyor. Eğitimleri 7 – 8 sene sürüyor. Kendiliğinden namaza kalkıyor, Kur’an okuyor. İlahi söyleyebiliyor mu? Enstrüman çalabiliyor mu? Öğrenilen bilgilerin sınavından geçe geçe eğitiliyorlar. Sadece güzel olmak yetmiyor. Bunların en kalburüstü olmaları için valide sultanda görüntü mü yoksa yürekten mi? kanaati oluşmalı. Bu kanaat oluştuktan sonra aday adayları arasına kaydedilirler. Aday adaylarının arasında da bir eleme gerçekleşiyor. Valide Sultan, içlerinden bir veya ikisini bilemedin üçünü padişaha takdim ediyor.

Padişahın kendisi seçmiyor yani…
“Öyle gel, kız seç” falan yok tabi ki. Haber valide sultandan geldikten sonra aylarca hareme uğrayamayan padişahlar var. Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferinden döndükten sonra 3 gün hareme hiç uğramıyor. Ancak eşi Hafsa Sultan mendil gönderince; “Evliydik, eşimiz vardı” diyor. Çünkü Osmanlı’da önce devlet. Önce devlet derken de önce İslam anlamına geliyor. İ'lâ-yı Kelimetullah mefkuresinden dolayı devleti İslam’la bütünlemiş. 

Kanuni ilk sultan seçildiğinde hedefinde Rodos var. Hemen donanmanın hazırlanmasını emrediyor. Çünkü Rodos’u ne babası ne de Fatih Sultan Mehmet alabilmiş. İkisi de kuşatmış ama geri dönmüşler. Onların üzerine bir şey koyması lazım ki rüştünü ispat etsin. Lala Mehmet Paşa, Ebussuud Efendi, Mimar Sinan, Hoca Sadreddin gibi çok seçkin insanlara kendini kanıtlaması lazım. “Gelen gideni aratır. Bu diğerinden iyi değilmiş” dedirtirse padişah ölür. Osmanlı’nın hızlı büyümesinin sebeplerinden biri de budur. Hanedan kendi içlerinde rekabete girmiş.

PADİŞAHLAR İLK ZAMANLARINDA ÖLESİYE ÇALIŞIRLAR.

O rekabetten dolayı padişahlar ilk zamanlarında ölesiye çalışırlar. Kendini orduya, çevresindeki devlet adamlarına ispat etmek zorundadır. O ölesiye çalışma sırasında Hürrem Sultan ile kim ilgilenir? Kim uğraşır? “Bu bir film ve biz böyle kurguladık” diyorlarsa ben bir şey demem. Ama tarihle özdeş bir film dediğiniz zaman ona itiraz edilir.
Haremin kapıları herkese açık değil hatta padişah bile elini kolunu sallaya sallaya giremiyor. Batılı yazalar haremle ilgili çok şeyler yazdılar. Bunları neye dayanarak yazdılar?
İstanbul’dan gelen seyyahlara, tüccarlara dayanarak yazıyorlar.
Venedik Elçisi Bon, hareme kadar girmiş mi? Öyle yazıyor…
Mümkün değil. Hareme girenin hadım ya da kadın olması lazım. Hatta her kadın da giremiyor. Oranın görevlisi olması lazım. Kadın oldukları halde satıcılar bile içeri giremiyor.

HAREM AĞALARI HADIM EDİLMİŞ OLARAK SATIN ALINIRDI

Osmanlı’da hadım müessesesi var mıdır?
Kara hadım ve ak hadımlar vardır. Bunlar hadım edilmiş olarak satın alınırlar. Kara hadımların çoğu Afrika, Tunus tarafından geliyor. Sonra Bosna taraflarından da gelmeye başlıyor ve onları kullanıyorlar. Hadımlar kadından sayıldığı için koğuşa sadece onlar girebilirler. Küçük yaşta hadım edildikleri için de çoğunun sakalı, bıyığı yoktur. Kadınsı bir havaları vardır, bazılarının göğüsleri gelişmiştir. Namahrem sayılmadıkları için onlara cevaz vardır. Bir romanda erkekliğinden biraz kalmış bir hadım ile padişahın karısı Hürrem Sultan ile aşk yaşatılıyor. Kanuni’den sonra tahta çıkan padişahı da onun oğlu olduğunu söylüyor. Ve ondan sonra da Osmanlı nesli bozuldu diye bir şey çıkartıyor. Roman bu. Ben bir İngiliz kralının romanını yazsam kendimi özgür hissederim. Sırtımda yumurta küfesi yok, her şeyi yazabilirim.

Neden batılı yazarlar Osmanlıyı karalayan yazılar yazıyorlar?
Biraz da Osmanlı, Türk nefretinden de böyle hareket ediyorlar. Çok dayak yemişler. AB’ye alınmayışımızın sebeplerinden biri de bu. Korkunun ve nefretin etkisiyle yazıyorlar.

PADİŞAH SEÇTİĞİ CARİYEYE TURKUAZ RENGİNDE MENDİL VERİR

Padişah, eş seçimini nasıl yapıyor? Dizide bir sahnede padişah beğendiğine mendil atıyor.
Çok yanlış değildir ama mendil atılmaz eline verilir. Raks yoktur. “Ben seni seçtim” demek kaba bir şey. Osmanlı toplumu fevkalade nazik bir toplumdur. Haremde 50 kişi varsa ancak ikisi padişaha eş olabilecek kapasitedir. Valide sultan getirip takdim ediyor. Bazen padişahın seçtiğini valide sultan uygun bulmuyor. Bir yabancı yazar; “Koca Osmanlı mülkünde özgür olmayan tek kişi padişahtır” diyor. Sebeplerini de söylüyor. “işini seçemez, padişah kalmak zorunda. Eşini seçemez. Sokağa çıkamaz. Canı sıkıldı diye tek başına bir mesire yerine gidemez. Sarayda esaret hayatı yaşıyorlar” diyor. Padişah seçtiği cariyeye turkuaz renginde mendil verir. Mor ve turkuaz arasında bir renktir.

Turkuaz veya mor mendilin anlamı var mı?
Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Belki de aşkın rengidir.

Mendili alan cariyenin reddetme hakkı var mıdır?

Vardır ama sonuçlarına katlanır. Bir kırbaç cezası verilir. Yine haremde yaşamaya devam eder. Belki itibarsız olur ama idam etme yok. Kadının erkeği tercih etmeme hakkı saklıdır. Rızası var mı? diye sorarlar. Hangi köleye rızası sorulur? İşte Osmanlı’daki köleler ile Batı’daki köleler arasındaki fark bu. Osmanlı kölenin insanlığını hiç unutmamış. Hak hukuk gözetilmiş. Onları ücretlendirmiş. Hukuki haklarını kanuna geçirmiş. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok.

OSMANLI BAŞ AÇMAYI ÇIPLAKLIK OLARAK ADEDİYOR

Padişahın önünde raks etmek var mıdır?

Çok ayıptır. Dizide gibi harem sohbetinde işveli işveli davet etmek asla yoktur. Padişaha gel işareti yapmak, göz kırpmak 20. Yüzyıl hastalıklarındandır. Sarayda çalışan insanların çoğu padişahın göz rengini görmemiştir. Başını kaldırıp padişahın yüzüne bakmak son derece büyük bir edepsizlik, terbiyesizlik sayılır. Baş açmakta yoktur. Pakistan usulü, Butto gibi şal tarzı vardı en azından.

Filmde sadece kızların değil erkeklerin de başları açık. Bu mümkün değil. Osmanlı baş açmayı çıplaklık olarak addediyor. Padişah da başını açmaz. Yatarken takke ile uyurlar.

Bazı tarihçiler Hürrem Sultan’dan haz etmiyorlar. Neden?
Karşılarında elinin hamuruyla erkek işine karışan bir kadın olduğu için Hürrem Sultan’ı sevmiyorlar. Ama ben çok seviyorum. Bu Kösem Sultan için de söz konusudur. O da IV. Murad’ın vekili olarak saltanat sürmüştür. Bana Hürrem Kanuni’yi etkilemiş mi? diye çok soruyorlar. Birisinde dedim ki; “ Yavrum hiç annen babanı etkilemiyor mu?” Kadın âşık ve makul olan bütün tekliflerini yerine getirmiştir. Ama devletin zarar göreceği tarzda değil. Bunlar gerektiğinde kendilerini devlete feda edebilecek tarzda yetiştirilmiş insanlardır. Bu uğurda kardeşlerini hatta kendi oğullarını kurban ettiler. Devletin önüne hiç bir şey koymazlar. Hürrem’i de koymadı.

CARİYE MAL OLDUĞU İÇİN NİKÂH KIYMAYA GEREK YOKTUR.

Padişahların cariyelerle nikâhsız birliktelikleri çok tartışılıyor. Nikâhsız nasıl birlikte oluyorlar?
Bunun cevabının din âlimlerinde aranması lazım. Çünkü İslam’ın böyle bir hükmü var. İslamiyet hak, hukuk çerçevesinde cariyeyi mal saymıştır. Alınıp satılabilir ama özgürleştirilmeleri de çok büyük sevaptır. Cariye mal olduğu için nikâh kıymaya gerek yoktur. Sahibi istediği cariye ile beraber olabilir. Sadece Osmanlı sarayında değil, Emevi, Abbasi ve Babür Sarayı’nda, Selçuklularda, Müslüman devletlerde hep olagelmiş. O dönemin şartları böyleydi. O dönemde Avrupa’ya bakacaksınız. Eğer bir tarih incelemesi yapıyorsanız dönemsel olarak eş devletlerle birlikte yorumlamak zorundasınız. 21.Yüzyılının geleneklerinden onu anlamanız mümkün değil. Nasıl oluyor? diye soracak olursak İslam’ın bu hükmünü tartışmaya açmak gerekiyor. O benim boyumu aşar.

NİKÂH KIYILAN İLK CARİYE HÜRREM SULTANDIR

Nikâh kıyılan cariye var mıdır?
Nikâh kıyılan ilk cariye Hürrem Sultan’dır. Bir gün mahzun bir şekilde padişaha gidiyor. O da neden hüzünlü olduğunu sorunca; “Ben Kâbe’ye yardım göndermek istiyorum. Sizin verdiğiniz ihsanlardan biriktirdiklerimi gönderip sevap kazanmak istiyorum. Ama yapamıyorum çünkü kölelerin böyle bir hakkı yok. Bu yüzden beni özgürleştirmeniz lazım” diyor. Padişah da azad ediyor. Kanuni sarılmak için hamle yapınca da izin vermiyor. “Ben özgür bir kadınım bana el süremezsin. Bu İslam’ın kaidesi. Nikâh kıyman lazım” diyor. Nikâh kıyılıyor tabii. Ama ilk defa olduğu için sarayda bomba gibi patlıyor. Hürrem Sultan ondan sonra oradaki fakirlere dağıtılmak üzere her sene 6 bin altın göndermiştir. Bunun devlete hiçbir zararı yok.

Kanuni Hürrem’in her dediğini yapar mıydı?
Her dediğini değil makul gördüklerini yapardı. Bugün hangi erkek sevdiği kadının dediklerini yapmaz? Ya da hangi kadın sevdiği erkeğin dediklerini yapmaz? İkisi de âşık. Hürrem nikâhtan sonra krallara yazdığı mektuplarda kraliçe unvanını kullanıyor.

Padişahların neden yabancı kadınları tercih ettiği çok soruluyor. Neden cariyelerden eş seçtiler?
Benim düşünceme göre akraba bırakmak istememeleri. Kimsesiz kadınlarla evlenmeseler idi gerektiğinde nasıl savaşacaktılar? Devlet menfaatleri söz konusu olduğunda kayınpederinizle mi savaşacaksınız? Anadolu’dan kız alsalar bir sürü akrabaları olacak. O zaman saraya dayanarak gariplere zulmedecekler. Batıdan ibret aldılar. Batıda asiller sınıfının yetkisi o kadar çoktu ki köylü evlendiği zaman karısını ilk önce beye sunardı. Buna benzer görüntüler oluşmasının, saraya dayanarak kimse halka zulmedilmesinin önüne geçilmek istenmiş. Bunlar Cumhuriyet dönemimde yaşanmadı mı?

ATATÜRK’Ü LATİFE HANIM İLE YATAKTA GÖRMEK İSTER MİYİZ?

Dizide padişahın yatak sahnesinin gösterilmesi tepkiye neden oldu. Ama bir kısım da,”padişahın yatak odası yok mu? Onlar da sevişmedi mi?” diye cevap verdiler. Siz ne diyorsunuz?
Bunu söyleyen de sevişiyor ama internetten gösterilmesini istemez herhalde. Padişahlar kutsal değildir, insandır. Onların da ihtiyaçları var ama yatak odasında gözetlenmeyi kim ister? İki kişi arasında cereyan eder. Osmanlı padişahlarını biz hep saray hayatı ve savaş hayatı ile biliyoruz. Bu tür şeyleri zaaf olarak değerlendiriyoruz. Hâlbuki son derece insani bir duygudur. Onun gösterilmesi insanları rahatsız ediyor. Atatürk’ü Latife Hanım ile yatakta görmek ister miyiz? Bunlar müşterek değerlerdir. Onu kirletmemek, gözden düşürmemek gerekiyor. Filmdeki Kanuni Hürrem’in dudaklarından inmiyor. Osmanlı’da dudaktan değil alından öpme vardır. Şimdi hala duvak açıldığında alından öpülmüyor mu? Bu bir Osmanlı geleneğidir.

Sizi incitti mi bu sahneler?

Beni incitmedi çünkü film olarak bakıyorum. Çok da ciddiye almıyorum. “Bu tarih ve biz çok okuma yaptık” demeselerdi benim için hiç sorun olmayacaktı. Bunun yasaklanmasını ve sokak gösterilerini biraz abesle iştigal olarak değerlendiriyorum. Bir emek var ve emeğe saygı duyarım. Eksikleri varsa biraz dinlemeleri lazım. Madem bu kadar masraf edip bir şey yaptınız bırakın da insanların ruhuna da hitap etsin. Aşk da olsun tabii. Zaten bunlar yaşanmış ama biraz da tarih anlatın.

Saraydaki cariyelerin hepsi padişahın eşi olamıyor. Diğerleri ne yapıyor?
Sarayda o kadar çok iş var ki! Oraları derleyip toparlamakla, eğitimle uğraşmakla vakit geçiyor. Ortalığın temizlenmesi, yatakların yapılması, çarşafların çıkarılıp takılması hep onların göreviydi. Daha az zeki ve beceriksiz olanlar dışarıya atılmıyor. Hizmetli olarak değerlendiriliyordu. II. Mahmut döneminde bu sayı 300’ kadar çıkıyor. Ama bunun 300’den fazlası hizmetli. Bir kısmı da enderunda eğitim alan ve devlet adamı olacaklara eş olacaktır. Bunlardan çok azıda padişaha çocuk doğurup haseki olacak ve valide sultanlığa yükselecektir.

Yavuz Bey tarihe bu kadar ilgi artmışken yeni kitap var mı?
Vahdettin dönemini yazmaya başladım. “Kayıt dışı Tarihimiz” diye bir kitap yazıp yayınevine teslim ettim. Bir sene de 200 bin sattı. Türkiye’de süper bir rakamdır. Kimse yılın kitabı, çok satanlar arasında demiyor.

Padişahlara gönül eğitimi veren gönül sultanları var. Bunlardan bir tanesi Ebul Vefa’dır. Medreseyi Fatih Sultan Mehmet yaptırıyor, camisini hediye ediyor. Ondan sonra hocayı ziyaret etmeye gidiyor ama kapısından döndürülüyor. Gerekçe ne biliyor musunuz? “Şu sıralar halet-i ruhiyemiz devletlülerle görüşmeye müsait değil”. Zağanos Paşa bozuluyor. “Ona soran mı var görüşüp görüşmeyeceğini?” diyor. Padişah omzuna vurup; “Zağanos kendine gel. Hikmete kuvvetle mukabele edilmez” diyor. Bu cümleyi öğrenmek için bile tarihçi olmak lazım. Sonra Ebul Vefa diyor ki; “Ben onu çok seviyorum. O da beni çok seviyor. Şimdi gelip oturursa, halvet olursa bu muhabbetimiz artacak. Görüşmemiz sıklaşacak. Bu defa O benim işime karışmaya başlayacak ben O’nun işine karışmaya başlayacağım. Osmanlı’ya fesat girer” diyor. Bu kadar ince düşünceli. Biraz tarihin ruhuna inmeye başladığınızda karşınıza öyle enteresan şeyler çıkıyor ki. Aşklar, sevdalar adam gibi yaşanmış.