29 Mayıs 2012 Salı

bir gün daha.



geceler gecelere eklenirken,
gözyaşları da gözyaşlarıyla birleşip sel olunca,
boş gözler duvarlarda yankısını arayınca,
kemanlar o mahur bestelerle,
malum şarkımız için tellerde nağmeler yapınca,
söz biter,sus gelir dağılırsın...
işte bir gün daha,
böylesi bir yetimlikle boynunu büktü.
kıvrılayım çekinen bir çocuk gibi yatağıma.
ve sen işte sevdiceğim yine aklımdasın... 






Bir yazım üzerine...



Hayata Notlarım (1) isimli yazımda, kısa başlıklar halindeki notlarımdan biri de şu idi:


'' * Ruhun gözünü bağlamadan, bedenin gözünü kapatmış olmazsınız..Rutine dönmüş bir cinsel yaşam, eninde sonunda taraflardan birine ya da taraflara yük ve zahmete dönüşecektir.Bu nokta gerçekte evliliğin bitti andır..'' 

Öncelikle belirtelim ki, evlilik salt cinsellik değildir..Ben bir köşesine işaret ettim, önemli bir köşesine..Olmazsa olmazlardan bir köşe..Bununla birlikte şunun da altını kalınca çizmeliyim: Cinsellik her şey değildir, ama çok şeydir..

Anlaşma problemi yaşamayan çiftlerin cinsel yaşamları/birliktelikleri de uyumluysa; ruhun gözü bağlanmış demektir..Ne mutlu onlara.

Ruhun gözünü bağlamak, çok derin bir ifade biçimi..Biraz açmam gerekirse; rutine dönmüş, cinsellik için cinselliği yaşayan çiftlerde; şayet evlilikte yeni kalmanın formülleri canlı tutulmuyorsa; bir süre sonra herkes arkasını dönüp ''yorgunum''larla kendi uykusuna/rüyasına dalacaktır..Bu ''yorgunum''gecelerinin gündüzleri de farklı olmamaya başlayacaktır.

Cinsellik yalnız bedenle yaşanan bir gerçekliğimiz asla değildir..Ruhun katılmadığı her eylem, fiil,yaşam biçimi eğretidir, eksiktir, tatmin oluştan uzaktır. (Eyvah ne diyor bu adam, pornografik bir yazı yazmış, vah utanmaz ahlaksız mel'un.) 

Bir zamanlar, hiç unutmam C.Arkın'a bir söyleşi de sorduklarında mealen  : '' Öpüşmekten daha önemli bir şey var, o da göz göze gelip, gözlerinin içine bakmak..İşte asıl zina'' demişti..

Eşini ruhen de doyurmaktan aciz biri, ya da bunu önemsemeyip, seksi (aa seks dedi ) salt beden ihtiyacı sanan pek çok kişinin cinsel hayatı monotonlaşmış, hatta çok kadın için yük, işkence halini almıştır..Buna kadını düşünmeden, sonuca ulaşan beyleri de katınız. 

Karısını düşünmeden işini bitirenleri bu din horoza benzetmiştir..(git hadislere bak)

Peki eşi düşünmek nasıl olur..Sen yine bunu salt birlikte boşalmak olarak algılama! (A neler diyor bu adam deme, beni ayıplarsan bu ayıplaman Allah korusun bize her konuda örneklik edene de (sav) kadar gider, dikkat et!) 

Eşi düşünmek onu ön sevişme ile cinselliğe hazırlamakla başlar..Bunun da ilk basamağı şefkattir, şehvet değil..

İnce ruhlu kadını cezbeden ilk şey şefkattir, tatlı sözlerdir, ruhu katarak onun ruhunu okşamaktır. 
Bu olursa bedeni okşamak işe yarar. Yoksa o anda taraflardan biri bir dizideki erkeği, diğeri bir kadını düşünürse, ruhun gözü bağlanmamış demektir..! Bunu iyi anla..

Evliliğin bitmesini, ille tarafların kavgalarla yıpranıp soluğu mahkemede alması mı sanırsın..

Evlilik, bir kırmızı deftere imza atmak değil, kırmızı renkli kalbe sadıklık mührünü vurmak ve eşi dışında yer yüzünde başka bir karşı cins görememektir.


Son cümle: Kişi eşini, başka biriyle kalp zinasına düşürmemek için elinden geldiğince evliliğini yeni, canlı tutmalıdır vesselam.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Neden canımız sıkılır..?

''Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor: 
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp inledi.'' 
(Mesnevi-i Şerif ilk sayfa ilk satır)

Ney bazen insan demektir..

Dinle insan Allah'ın gurbetinde, cennetlerden dünya sürgününe düşeli beri, ayrılıklardan nasıl şikayet etmede, nasıl feryat etmede..

Nasıl hasretler ve pişmanlıklar içinde kıvranmada..

Bazen Mevlana bazen Yunus olarak, bazen Baki, bazen de Necip Fazıl olarak tasamıza derdimize ses olmakta..

İnsanın canı sıkılır, içi daralır..Bu iki sebeptendir:

Her gün ölüm meleği (ya da yardımcıları) insanların yüzüne bakar ölüm listesinde var mı diye..O bakış sebebiyle insanın canı sıkılır, içi daralır..

Bir de insan dünya hayatında refah seviyesi ne olursa olsun, mutmain olamaz, mutlulukları kısa ve kesiktir.Aklı geldiği yerlerdedir..Yani cennette, yani cennetten Hakk Tela'nın cemaline iştiyak duyar..

Dünya hayatını yaratılış amacına uygun yaşamayan insanın canı sıkılır..''Asra andolsun ki, insanlık hüsrandadır/bunalımdadır.'' ayetinin işaretinde ki gibi; İslami yaşamayan, özümsemeyen insanlık -işte görüyoruz- tam bir bunalımda, açmazda..! Ve maalesef bunun farkında olmadığı için de, yanlış kulvarlarda, çıkmaz sokaklarda çürüyor! İntiharlardan, uyuşturucu ve gayri ahlaki yaşam biçimine ekonomik dar boğaz yani bereketsizlik de cabası..

Canı geldiği alemi özlediği için, dünya hayatı sıkıcıdır.Burayı sıkıcı bulduğu için, geldiği cennet sonsuzluğunu da sıkıcı sanır..Oysa orada sıkılmak asla yoktur..

Beni kamışlıktan kestikleriden yani cennetten sürdüklerinden beri, feryadımı, ''o erler ki..'' ayetindeki kadın erkek duyup,anlayıp,ağladılar.

Ahımız vardır, vahımız vardır bizim..

Gurbetçiyiz ve Allah'ın gurbetinde, Allah'ı özlemekteyiz..Bunun için kıvranan ruhumuzu bir duyabilsek..!

Bizi yoktan var edip, bize değer verip, bize muhatap alan Allah'a yarattığı mahlukların nefesleri adedince şükürler olsun..Bu gece Mevlanmızın bizleri affetmek için sunduğu sayısız imkanlardan biri olan kandil'den içimizdeki kandile kocaman bir nur parçası alabilenlerden olmamız duasıyla..

Salat ve selam, biricik Örneğimiz ve Önderimiz, Kainatın Övüncü Peygamberimiz sallahü aleyhi ve sellem Efendimize ve yolundan gidenlere olsun. Amin.




19 Mayıs 2012 Cumartesi

Veli Şair Hz.Nabi

Şiiri onlar yazdı..
Çünkü onlar aşıktılar..
Gerçek şiiri aşk yazdırır..Aşk da O'dur sallallahü aleyhi ve sellem..
Mevlana'lar, Baki'ler, İbn Kemal'ler, Nedim'ler, Hayali'ler, Şair Padişahlar..ve veli şair Nabi..
Ne zaman onlardan şiir okusam, işte şiir bu derim ve canım hiç bir şey karalamak istemez..
Bu yazımı bir iktibasa ayırmak istedim..Çok sevdiğim şairlerden Nabi'ye..(ks) Baştan sona okumanızı tavsiye ederim :

Osmanlı şâiri ve velî. İsmi Yûsuf'dur. Nâbî, evliyâlar ve enbiyâlar şehri olarak bilinen Rûha (Urfa) da 1642 (H.1052) senesinde doğdu. 1712 (H.1124) senesi Rebî'ül-evvel ayının üçünde Cumartesi günü vefât etti. 
Üsküdar'daki Karacaahmed kabristanlığına defnedildi. Kabri, Sultan İkinci Mahmûd ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hân devirlerinde tâmir edildi.

Nâbî'nin yirmi beş yaşına kadar olan hayâtı hakkındaki bilgiler rivâyetlere dayanmaktadır. Çocukluğunda Arapça ve Farsça'yı, anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde kaynağından öğrendi.
Daha sonra Yâkûb Halîfe isimli bir Kâdirî şeyhine talebe oldu. Şeyh Yâkûb Halîfe, talebesi Yûsuf Nâbî'yi, ilk önceleri bir kuzusuna bakmakla vazifelendirdi. Kısa bir süre sonra çobanlıktan usanan Nâbî, kendi kendine nefs muhâsebesi yaptığı sırada; "Ben bu yola Hakk'ı bulmak ve Hakk'ı bulmamda rehber olması için hocama baş vurdum. Hocam benden safını bulamadı da, ders vereceği ve zikr yaptıracağı yerde, bana hep kuzusunu otlattırıyor. Bu iş ne zamâna kadar sürecek?" diye düşündü. 

Bu düşüncesi hocasına Allahü teâlânın izniyle mâlûm oldu. Hocası derhal Nâbî'yi yanına çağırdı. Feyz saçan gözlerini öğrencisinin gözlerine dikerek; "Senin bir talebe gibi eğitilmeye ihtiyâcın yok. Sen ilimden nasîbini doğuştan almışsın. Çobanlık yaptırarak, seni denemek istedim. Seni ilmin deryâsı olan İstanbul'a göndermek istiyorum. Gitmek ister misin?" dedi. 

Hiç beklemediği durum karşısında şaşıran Nâbî; "İlmi fazlası ile öğrenmiş yılların talebeleri dururken, benim gibi üç günlük bir talebenin yüzmeyi bilmeden ilim deryâsına dalması nasıl olur?" deyince, Yâkûb Halîfe; "Sâdece şöyle olur." diyerek ilim nûru gözlerini Nâbî'nin gözlerine birleştirdi. Nâbî o anda ilmin birçok mertebelerini aşarak kemâle erdi.

Yakınlarının da teşvîkiyle İstanbul'a giden Nâbî, önceleri aradığını bulamadı. O sıralarda vezir Musâhip Mustafa Paşaya;

Bir garibim cenâbına geldim,
Bir ümid ile bâbına geldim,
Kereminden zamâne sîr oldu,
Fakr devrinde bir fakîr oldu.

diyerek takdim ettiği şiiriyle dikkatleri çekti. Mustafa Paşa, onu Dîvân kâtibliğine tâyin etti. Yûsuf Nâbî, 1671 senesinde yapılan Lehistan seferinde bulundu.Kameniçe'nin zaptı dolayısı ile yazdığı bir şiir, sultan tarafından beğenilerek, şehrin kapısına işlendi. Mustafa Paşanın tavsiyesiyle yazdığı Kameniçe Fetihnâmesi sâyesinde, sultânın teveccühünü kazanarak, takdir ve iltifâtına kavuştu.

1678 senesinde hac farîzasını edâ ettikten sonra İstanbul'a dönen Nâbî, Muhâsip Mustafa Paşaya kethüdâ oldu. Mustafa Paşanın vefâtına kadar yanında kaldı. Sonra Baltacı Mehmed Paşanın yanında Haleb'e gitti. Baltacı Mehmed Paşa tekrar sadrâzam olunca, İstanbul'a dönerken Nâbî'yi de berâberinde getirdi.

Nâbî, kendi isteği ile önce Darphâne eminliğine, sonra da Anadolu muhâsebeciliği ve mukâbele-i süvâri reisliğine tâyin edildi.Vazifesinden artan zamanlarında şiir ve çeşitli eserler yazdı. 

Nâbî Efendi, şiirlerinde iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. O, bir düşünce ve hikmet şâiridir. Şahsî duyguları, gönül arzularını aşmış, hakîkî bir müslümanın hayâtını hem yaşamış, hem de şiirlerinde yaşatmıştır. Fânî dünyânın ahvâline aldanmamak, kimseye haksızlık, zulmetmemek, hep müşfîk, merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasîhatlerinden en çok rastlananlarıdır. Dili sâde, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir. En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle berâber, rubâî, kıta, kasîde ve mesnevî de yazmıştır.

Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Türkçe "Dîvân"ı: Şiirlerinin bir kısmının toplandığı bir eserdir. Bulak'da ve İstanbul'da basılmıştır. 2) Farsça Dîvânçe, 3) Tercüme-i Hadîs-i Erba'în, 4) Hayriyye: On yedinci yüzyılın en mühim, en güzel, en ustaca, bizde ve Avrupa'da en çok tanınmış mesnevîsi olan bu eser, ahlâkî yönden Türk edebiyâtında, çocuğa hitâp eden ilk eser ünvânını kazanmıştır. Yedi yaşındaki oğlu Ebü'l-Hayr MehmedÇelebi'ye hitâb eden bir üslubla yazılmıştır. Oğluna, hayatta gitmesi gerektiği yolu göstermek, muvaffakiyetin sırlarını veİslâm ahlâkını öğretmek maksadıyla nasîhatlar vererek, her devirde hüküm süren husûsiyetleri dile getirmiştir. Nâbî'ye göre, iyi bir insan olmanın ilk şartı, her işte ve mevzûda her zaman Allahü telâyı hatırlamaktır. 5) Hayrâbâd, 6) Sûrnâme, 7) Fetih-Nâme-iKameniçe, 8) Münşeât, 9) Tuhfet-ül-Haremeyn, 10) Zeyl-i Siyer-i Veysî.

SAKIN TERK-İ EDEBDEN

Nâbî, 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. 

Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin (sav) aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medîne'ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi.

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ'dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ'dır bu.

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ'dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.

Felekde mâh-ı nev Bâb'üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

Nâtın açıklaması şöyledir: 

"Edebi terketmekten sakın! 
Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir.
Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, 
Resûl-i Ekrem (sav)'in makâmıdır. 
Burası Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. 
Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. 
Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. 
Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. 
Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir. 
Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. 
Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır. 
Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. 
Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir."

O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; "Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?" dedi. 

Yûsuf Nâbî de; "Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok." dedi. 

Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; "Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz." diye ikâz etti. 

Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî'ye vardı. 

Mescid-i Nebî'deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî'den evvel Nâbî'nin, "Sakın terk-i edebden..." diye başlayan nâtını okuyorlardı. 

Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. 

Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; "Allah aşkına,Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?" diye sordu. 

Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: "Resûl-i Ekrem  sallallahü aleyhi ve sellem, bu gece Mescid-i Nebî'deki bütün müezzinlerin rüyâsını şereflendirerek buyurdu ki: "Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne'ye girişini kutlayın." Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik." 

Nâbî ağlayarak; "Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?" dedi. "Evet" cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.

1) Kâmûs-ul-Alâm; c.6, s.4534
2) Hayriyye
3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1127
4) Rehber Ansiklopedisi; c.13, s.11
5) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.17, s.137 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Masum el izleri.


Aşağıda okuyacağınız şahsıma atfen kaleme alınmış ve hak etmediğimi düşündüğüm şiir için; sevgili kardeşime sonsuz teşekkürler ediyorum..İçin gibi bahtın da güzel olsun inşallah..

Bir varmış, bir yokmuşların dışında bir adam... bir var, bir yok...
Hep var, hiç yok...
İçinde iyilik temsili
Dışında karamsarlık abidesi...
Yinede güzel kalbinin bütün karalara rağmen beyaz kalması
Yüzünde çocuğunun masum el izleri...

Bilinmedik bir diyarın bilinmedik bir evin bir odasında
Yüzünde insana olan sevginin, yaradana olan aşkın belirtileri
Bilmeye gerek yok hep hissedisesi,  hep bilinesi...
Dar ağacında çoğu kez kuytu ama aydınlık dört duvarda
Mutluluğun eşiğinde çoğu kez aydınlık ama kuytu dört duvarda
Ama hep yüzünde çocuğunun masum el izleri...

Bir ağıt duyulur bazen yüreğinin taa derinlerinden 
Ağlar mavi gökyüzü, siyaha çalar gece olur...
Gözyaşları deniz olur, gökyüzünün maviliğini çalar....
Bir uzun hava duyulur bazen uzaklardan çok uzaklardan 
Deler dağları havanın uzunluğu
Seslendiren kalp yasta... karalar bağlamış
ama yinede güzeldir hayat bir yerde
Yüzünde tebessüm, çocuğunun masum el izleri....

Bir varmış, bir yokmuşların dışında bir adam....
Küçük bir kız çocuğuna nasihat edecek kadar merhametli
Sen iyisin diyecek kadar iyimser
Semaya ellerini açtığında hatırlayacak kadar düşünceli
Yazdığı bir kelimeyi yürekten okuyup ağlayacak kadar duygusal...
Hep içinde güzellik
Çocuğunun masum el izleri...

Onu o yapan 
Onu ondan alan
Onu ona veren 
Yaradanın hediyesi
Yüzündeki çocuğunun masum el izleri...

Uyanacak bir gün...
O bir gün, her gün olacak...
Her şey o günden sonra çok güzel olacak...
Çektiği her acı, her kalp sızlaması kalacak geride.
Bir gün diyecek adam
Bir günler ne acılar yaşadım... 
Geride kaldı diyecek herşey
Temiz kalbine götürecek elini 
Sonra yüzüne 
Hissedecek yüzündeki çocuğunun masum el izleri...
Tek bir kelime dünyalara bedel olacak o an...
Oğlum! Yüzümde hala masum el izlerin... 

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Gerçek bir hikaye.

Bursa'dan çok samimi olduğum eski bir arkadaşım geldi..
Neşeli, çocuk ruhlu, samimi biridir.
Geçen sene yaptığı kazayı anlattı.

Arabası virajda takla atarak ters dönünce içinde bayılmış.

Ayıldığımda, diyor, kafamı bir yere vurdum..Gece karanlık, bir şey görmüyorum..Dedim ben öldüm, mezara dizilen tahtalara çarptım kafamı.

Bir büyük korku ile sindim..
Gelecek sorgu meleklerini bekliyorum heyecanla...
Acaba ne soracaklar, nasıl soracaklar...
Derken bir ışık geçti.. (*)
Geliyorlar dedim...
Korkumu tarif edemem, kalbimin çarpmasını.

O anda koluma yağmur damlaları düşmeye başladı..
Sevincimi anlatamam, ölmemişim diye sevinçle kendimi arabanın penceresinden dışarı attım..
Otlara sırtüstü yatarak şükürler ettim..
Ölmemiştim ve bana yeni bir süre verilmişti.
Namaza başladım yeniden.
__________________________________

(*) O geçen ışığın daha sonra uzaktaki bir arabanın farı olduğunu anlamış.Kazayı sıyrıklarla bu dersi/ihtarı alarak atlatmıştı.

4 Mayıs 2012 Cuma

bugünden de yakın..!

Bir gün, bir an..
Mutlaka..
En beklenmedik zamanda..
Ki, zaten hep en beklenmedik anda,
Vakitsiz,
Erken geldi deriz senin için...
Ne zaman vakitli ki?
Yirmibeşlik gence de sorsan
Doksanıncı yaşam basamağındakine de; 
Aynısını  söyleyecek :
-Vakitsiz..!
Ah ruhlar hep aynı çünkü,
Yaşlanmıyor,
Hep çocuk ve hep masum, nefsin elinde...
Bir gün,
Bir feryat kopacak bu binada,
İçimizden biri,
Ya da akrabalardan, ya komşulardan,
Biri,
Seninle karşılaşacak Ey Ölüme meleği !
Seninle dönüşecek,
İman ettiklerimiz aynel yakine,
Hep okuduklarımız, hep duyduklarımız
Ve inandıklarımız çok daha ''keskin'' bulacak bizi,
Şeksiz şüphesiz..!
Ne olur,
Güzel bir zamanda,
Güzel bir yerde,
Güzel bir surette gel,
Korkutmadan,
Ciğerden dikenli dal çeker gibi değil,
Tereyağından kıl çeker gibi,
Ayır ruhumu bedenimden,
Bitsin bu meraklı bekleyiş,
Senin gelişinle nasılsa,
Belli olacak Rahman'ın bana verdiği,
Kulluk notu..
Belki bugün,
Belki bugünden de yakın...



2 Mayıs 2012 Çarşamba

Nereden bileceksin.


karartma gündüzlerinden
sararmaya yüz tutmuş bir mevsimin kapısında,
kırışmaya gebe bir yaprak gibi,
aniden,
gelecek sert bir rüzgara,
yelken açmışsam,
nereden bileceksin,
sana olan hasretimi  yüreğimde götüreceğimi...
sen, 
içimdeki seni hiç göremedin ki...