2 Aralık 2013 Pazartesi

Her şey aynı..!

Pencerelerim doğru dürüst kirlenmemiş bile, gören de, arada biri gelip evin temizlendiğini sanır; oysa aylardır beni bekliyor hüzünlü duvarlarıyla gurbetteki sığınağım...

Çıkarken suyu kestiğim için ana vanadan onu, bir yandan da pencereleri açıyorum, ama ev havasız izlenimi vermiyor, rahatsız edici koku da yok, ne güzel.

Yerleşme, yemek, duş derken sanki aylar hiç girmemiş araya; oysa yılın başı ile sonu arasına ne çok şey sığdırmış bulunmaktayım.

Buraya geldiğim zaman, burayı ya da bazen (yaşanmışlıklara göre) memleketi dünyaya, burayı da ahirete hesap yerine benzetirim.Şimdi o hesabı yapmak için bolca vaktim var.Sanki memlekette hiç yaşamadım.Hani Kur'anda geçer ya : insanlarlar tartışacaklarmış, biz dünya hayatında 2 gün kaldık hayır daha da az, 2 saat mealinde yanlış aklımda kalmadıysa...Öyle bir şey, sanki hiç yaşamadım memlekette.Bir çırpıda geçtin ömrüm demiş ya şair (hangi şair demeyin bendeniz dedim şimdi ) onun gibi bir şey işte.Ama ibret almıyorsun nefsim, hala anlamadın, ölüyorsun her nefesle hayat alıp, ölüm veriyorsun.Ölüme veriyorsun, gidiyorsun..!

Karşı apartmandaki uzak komşular da aynı. Üst kattaki adam yine her zaman ki gibi pencerede, hemen altındaki kadın gibi tütün bağımlılığına devam, ne soğuk dinler meret, ne dur durak...Adı ne kadar masum, tiryakilik; hadi ordan bal gibi ''bağımlılık'' uyuşturucu gibi büyük tehlike.( Yok, gelirken tütünü bırakıp geldim diye değil bu bastırış, içerken de aynı şeyleri söylerdim.)

Şimdilerde hepsinin pencereleri, daire kapıları ışıldaklı süslü, Hz.İsa (as) bana gelir diye noel hazırlıkları.Çamlar kesilmiş, bizdeki kurbanlık koyun gibi dizi dizi, boy boy satışta. (Adamlar Müslüman değil, alır da evine de sokar, süsler de, hediyeler de asar, onlar için normal, ama bunu bir Müslüman yaparsa, artık İslam'ı son din olarak gönderen Allah, bunu yapana Müslüman kulum demiyor, aman dikkat !)
Çift maaşlar alındı, eski ya da bıkılan eşyalar kapı önüne kondu, yenileri alındı.
Yeni yıl için her şey tamam!

Sabah 7 gibi kalkan kadın, hemen pencereleri açıp, her sabah mutlaka evi o saatte süpürüyor.Herhalde alt kat alışmıştır artık makine sesine, hastalık bu kadar titizlik de...Bunlarda da temizler var (zahiren) de temizlik ile şart başka şey. Temiz olursunuz ama şart bilmezseniz. Nasıl mı, örnek vereyim, mesela aynı bezle hem wc hem oda dolapları silinirse, ya da wc ile diğer odalar aynı vilada ile silinirse yandı gülüm keten helvası ! Asla olmaz ! Son bir örnek, bebenin altını açarken bulunduğu halı ya da koltuğa poposu değiyorsa sen şart bilmiyorsun demektir...(Tamam uzatmayalım, konumuz bu değildi.)

Günlük gibi bir yazı oldu...
Gaflet öyle sarmış ki, çepeçevre bizi, bile bile lades ile geçen ömürler...
Yılın başı ile sonu arasına ne çok şey biriktiği, hayatım acaib-ül garaib değiştiği halde, burada halvet halinde yaşadıklarımın muhasebesindeyim, tam bir inziva...

Ölümlü olmak dışında burada da her şey aynı anlayacağınız ! 

Murat Mesut 

Bir inziva adamı ( Bizim Policik gibi bitirdim)



28 Kasım 2013 Perşembe

yokluğundandır...




ilkbahar iken bile,
ruhumda hazanı yaşıyordum.
her bakışımda hayata,
yapraklarımı, gözlerimden döküyordum...
damla damla,yüreğimi dağlıyorsam,
şiirlerle şarkılarla sarhoşsam,
bilinmez zamanlardan beri,
yalnızlığa hüküm giymişsem,
yokluğundandır...



7 Kasım 2013 Perşembe

karışık...

Çok hızlı geçiyor..!
Çok hızlı..!?
Ömrüm...

Neye, ne kadar,
Ne gibi yakınım..!
Ah..!
Bir bilsem...

Hava limanları ve garlar arası,
Yerine, olsaydı bir tavan arası...
Bolca kitap
Ve minik bir pencerecik...

Ürperten yalnızlık,
Şefkatle okşayan seccade...
Ve gözlerde bir damla,
Bin mana ile süzülmekte...

Ayrılış vakti melodileri,
Düşmekte duvarlardan,
Ruhumun tam ortasına...

Hevesler,
Umutlar,
Beklentiler,
Hayal kırıklıkları
Karışık..!

Şaire hüzün lazım,
Aşka hasret...
Bana da sen...



3 Kasım 2013 Pazar

ezanların da olmasa...


Bir sonbahar vakti gitsem,

Dalından düşen yaprak misali...
Kaldırım kıyısında bir yaprak neyse,
Şehrimde de ben öyle işte...

Hep eğretiydim, 

Hep yabancı şu dünyaya,
Bir numara büyüktü
Ya da, ben çok çok küçüktüm.
Saklandım bu yüzden insanlardan,
Bir kedi, bir papatya, bir kuş sesi daha iyi geldi,
Ve ille vazgeçilmezim: ruhuma işleyen ezanlar...
Dünyadaki en güzel ses, lahuti, anlatılmaz; yaşanır, yaşatır.Sırlarla dolu, ötelerden, yücelerden, yüceler yücesinden Yüce bir Davet...
Nasıl duymaz insan..?
Duyar da nasıl susmaz insan...
Aslında bir şiir yazmaya niyetlenmişken, ezandan bahseden bir yazıya döndü.Vardır bir hayır...Belki bir kaç kişinin ezana hürmetini sağlar. Düşününüz, fıkıh der ki : Kur'an okurken bile, ezan-ı Muhammedi (sav) okunsa, okumaya ara ver, bekle ve ezanı dinle, duasını yap, sonra kaldığın yerden Kur'an oku...
Bu böyleyken, vaiz nasıl ezan okunurken vaaza devam eder, insanlar nasıl diziydi, haberdi umursamaz..!?

Ezanların da olmasa, ne diye durayım dünya sende..?

Bu yüzden hep kızdım o yüce davetin nidasında lakırdı edenlere...
İstedim ki, çıt çıkmasın şehirde,
Yaprak kımıldamasın,
Canlı, nebat ne varsa sükunetle dinlesin
Kulak değil,
Ruh versin ezana,
Verebiliyorsa can...

Bir sonbahar vakti gitsem,

Sabah ezanları okunurken mesela,
Namaz sonrası abdestle Rahman'a...
Mezarım da yakın olmalı camiye,
Ayak seslerini, 
Su ve kuş seslerini  duymalıyım mesela...
Musallaya birini getirdiler mi,
- Çoğalıyoruz burada, gelen var, demeliyim...
Beş vakit ezanlarla beslenmeliyim,
Kıyamet kopuncaya dek...





24 Ekim 2013 Perşembe

göreceksin..!



Çocuk hesapsız çıkarsız güler,
Senin yüreğindeki çocuğa ne oldu ?
Bir kez denesen, çocuklar gibi olmayı,
İnan, değişecek dünyan...

Bu gidiş gidiş değil be dost !
Bak yine yıl sonu rüzgarları esmeye başladı batıdan..!
Yeni yıla kimler çıkar bilinmez !
Azrail'in adeti değil haberli gelmek!
Hadi bu gece aç içini kendine,
Yüzünü ekşitmeden, sorgula kendini,
Yapıp ettiklerini,
Aynada gördüklerinden korkma..!
Kapat hatalarla dolu sayfaları,
Açmamacasına...

Daha kaç saatlik mevsimin kaldı geride?
Bir kez ve hemen şimdi başlasan, yenilenmeye,
Göreceksin kazanan sen olacaksın.

23 Ekim 2013 Çarşamba

ilkbahar, yaz; sonbahar kış



''Bir yılda dört mevsim var:
ilkbahar, yaz;
sonbahar kış'' diyerek baharı yaşamıştık okul sıralarında...

Bir çırpıda geçiyor gençlik,
Bir çırpıda bitiyor işte dünya hayatı.
Tatlı bir anı oldu bu sevimli sözler,
Şimdi kendi sonbaharımıza.

İyi ki, ölüm yalnızca ''öte'ye geçişin bir adı yalnızca...
İyi ki, sonsuzluk için boyut değiştirme olgusu...
Gözden perdelerin kalkmasının başlangıcı...
Ya iman etmezlerin sanısı gibi,
Ölüm yokluk olsaydı (haşa)
O zaman bizatihi ölümlü oluş ne kadar acı olurdu.

Ey verdiği nimetleri, sayılamayacak olan Allah..!
Ölümü de aczimize ve cennet sabahına ulaşmak için bize nimet kıl.
Amin.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Huzurlu bayramlar...


Yola çıkmadan bir kaç cümle düşeyim ''bakkal defteri karalamalarım''a...

Bu yıl geçen yıllara oranla, büyük baş hayvan yok sattı, çok önceden tükendi..

Yani bu yıl, insanımız daha çok kurban keserek Allah'ın emri bir ibadete rağbette zirve yaptı, çok şükür...

Birileri de eskisi gibi medyada hayvan sevgisi hümanistliğine soyunma fırsatı bulamadılar...

Burada Kurban ibadetinin hikmetlerinden falan bahsetmeye gerek görmüyorum.

Müslüman için, Allah'ın kendisine verdiği akıl nimeti ile Allah'ı sorgulama küstahlığı ve daha Kur'ani ifade ile ''kafirlik'' yapmak mümkün olmadığına göre; zaten sorun (!) da yoktur...

''Hem babam hacı, hem de bir dinin hayvan kesmeyi ibadet saymasını anlayamaıyorum'' gerzekliği ve maalesef mürtedliği adı Hasan olan birinden çıkıyorsa, o artık zındık olmuştur.Adı Hans olan birinden çıkarsa o da, İslam düşmanlığını barındırdığı içini dışa vurarak, cehennemde daha katmerli azaba davetiye çıkarıyor demektir.

Müslüman için bir ibadeti yapmanın temel sebebi, Allah'a imanı ve o ibadetin Allah'ın emri ve Allah'ın rızasının o ibadetler manzumesinde saklı olmasındandır.

Gerisi teferruat, bilgiye bilgi ekleme; öğrenme merakını gidermektir.

Allah her şeye kadirdir  ve her şeyi ezelden ebede kadar ''tam'' olarak bilendir.

Biz şeksiz şüphesiz buna iman ettiğimiz için adımız elhamdülillah Müslüman...

Yok fakirler hiç değilse yılda bir et görür, amenna... Toplumsal kaynaşma, unuttuğumuz akrabaları ziyaret ( tabi sahillere kaçmadıysanız.) Ve elbette dargınlıkların mutlaka barışması, mutlaka...Mazeretsiz, fakatsız, amasız...Mutlaka ! Üç günden sonra dargın kalış haram, çok kırgınsan, gönül kırgınlığını içinde tut, ama barış, tokalaş, konuş, selamlaş...

Yola çıkmam lazım...

Ah..!

Aslında uzun ince bir yoldayız zaten, şu satırları yazarken uzaktaki camiden sela sesi yayılıyor, ''uyuyan şehrin'' üstüne...

Çok uyuma, ömür sermayeni uykuya, gereksiz telaşlara yem etme diyor...bak bayramın ikinci günü yine aldım içinizden birini diyor.  Ben Allah'ım ve hep diri olanım. Hiç bir şey ilmim dışında değil ve hiç kimse bu dünyada unutmadan, ölüm vakıası ile hesaba, huzuruma alınıyor diyor...

Huzurlu bayramlar...




13 Ekim 2013 Pazar

Nağmeler tercümanım olsun...


Ben susayım, nağmeler tercümanım olsun,
Ben, susuyorum, 
Bildim bileli susuyorum işte sana...

Kavruldum..!
Yandı kalbimin en ücra, en tenha makamı ''adına...''
Öyle susamıştım ki, sana sevgilerimi sunmaya,

Durakta bir kış günü otobüs bekleyen
Ve aslında nereye gideceği bile belirsiz yolcu gibi,
İçimde biraz umut, ve ona inat cebelleşen umutsuzlukla,
Koca şehirde kalakalmıştım, yapayalnız...
Şurada sinmiş, tir tir üşüyen kediden ne farkım var ?
O da evsiz barksız, ben de..!
O üşürken, ben, sana yanıyorum. 
Açmayı bekleyen gonca gibi hazırım,
Anlıyor musun..?
İç sızımdın,
Hasretler biriktiren fukaran bendim bu dünyada..!
Serserin...
Ben susuyorum işte bu gece de,
Nağmeler haykırsın, sana olan bekleyişimi,
Kan rengi sevdamı..!

Hava soğuk mu soğuk,
Yalnızlık kokusunda sis perdesi yayılmış şehre.
Şen kahkahalar geliyor,
Geçtiğim pencere önlerinden,
Canım yanıyor,
Anlıyor musun..?

Kaç mevsim bekledim gelirsin diye,
İçimde biriktirdiğim sevdam ile
Gelmediysen eğer, bu ayıp sana yeter !



Hayat ve ölüm içi içe...


Aldığımız her nefes bir hayat...
Ve aldığımız her nefes aynı zamanda bir ölüm !
Hayatla ölüm o kadar iç içe ki; her an doğanların ve ölenlerin olduğu şu dünya sahnesinde, artık ne doğum mucizesine, ne de ölüme; hak ettikleri ilgi ve ihtiramı göstermekten bile aciziz !
Sürekli bir koşturmaca...
Nereye...?
Ne için ?

Yaşadığımıza şükrediyoruz, çoğumuz...
Bir bedeli var, biliyor kimimiz !
Ve bilmiyor, anlamıyor çoğumuz !
Zaman hızla bizi öğütüyor değirmeninde..!
Her an hücrelerimiz ölüyor ve yenileniyor...
Milyarlarca kez...
Ama her an değişiyor ve yaşlanıyoruz.
Her an dönüşüyoruz biz faniler...
Toprağa, aslımıza dönüşüyor, ruhumuzu taşıyan ceset !
Bir yanımız, huylarımız, karakter ve asaletimiz bu yüzden göklerden ve göklere bakıyor.
Diğer yanımızsa, topraktan, toprağa bakıyor ve çamur gibi kötülüklerimiz bundan...
Yani her şey aslına rüc'u ediyor, dönüyor.
Kimin madeni altından ise, layık olduğu cennetlerden biri onu bekliyor...
Kimin maden de tenekedense, neylesin cehennem !
Cevherimizi altın ya da teneke yapma kabiliyeti  verilmeseydi ezelde, kendisi dışındaki her şeyi hatta Yaratıcıyı bile suçlandırırdı insan! 
Yine de suçlayanlar, soru, hesap soran bedbahtlar öylesine çok ki...

Aldığımız her nefes bir hayat...
Ve aldığımız her nefes aynı zamanda bir ölüm !

''He'' sesi ile, ''Hay'' hep diri bir Allah diyerek nefes aldığının bilincinde, daimi huzurda oluşla huzura erenler ile, Hay'dan geldik Hu'ya gidiyoruz sözünü, Hay-Huy şeklinde anlayanların; aslında Hay'dan geldik, Hu'ya gidiyoruz'u, hep diri,sonusuz olan Allah'tan geldik, yine O'na (Hu O demektir) gidiyoruz diyenlerin hayatı ve bu hayat içindeki paradokslar, med-cezirler.

Şairin  dediği gibi : 

''Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...'' (N.Fazıl)

Geçen gün uzun bir aradan sonra Beyoğlu, İstiklal caddesi, meşhur parkı vesaire gezerken aklıma gelmişti bu ''Canım İstanbul'' adlı şiiri...

Her günümüz, bir önceki gibi, benzer ya da geçen günü aratacak şekilde.
Oysa ''İki günü eşit olan aldanmıştır.'' 
Politika, trafik, hava raporları, paranın notları...derken ömrüm nereye..?

Gaflet gözümüzde perde,
Gaflet yolumuza pranga...
Bir aldanışla geçiyorsun ömrüm!
Geceler aşıklara ayrı bir dünya,
Tarifsiz lezzet, sonsuzluk kevserinden damıtılan,
Biz gibilere de zaman yiyen hortum !
Ah nefsim, bir an kadar havlamasan..!


10 Ekim 2013 Perşembe

Bir soru : Allah bizim hangi partiye oy vereceğimize de karışır mı ?

 ''Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.''(Ahzab suresi:36)
şeklinde başlayan makaleniz;
''Devlet kursan bu ayete göre, yani İslam'a göre kuracaksın.
Evlensen bu ayete, yani İslam'a göre evleneceksin.
Ticarette böyle.
Okulda böyle,
Pazarda böyle,
Sosyal hayatın her aşamasında böyle...
Zira Allah her yerde var ve bu mülk, bu can O'nun...
Allah ve Peygamberi ne buyursa o...''şeklinde   
noktalanıyor.

Sorum şu: Bu güne kadar CHP'ye oy veren aile geleneğinden bir birey olarak, Allah bizim hangi partiye oy vereceğimize de karışır mı ? Sizin makalenize göre karışır ve benim gibi
CHP'ye oy verenlerin durumu nedir, blogunuzda yanıtlayamazsanız,
özel olarak da yanıtınızı merak etmekteyim.
Saygılar.''

Farklı bir soru. Okuruma teşekkür ediyorum. Önce şöyle bir giriş yapalım.

Bir anket yapılsa, buna her partiden genel olarak verilecek cevap bellidir.(Tüm mevcut partileri yazacak kadar politika ile ilgili değilim, belli başlıcalarını alıyorum.)
Anket söz gelimi şöyle olsun:

Aşağıdaki partilerden hangisi sosyal demokrat, laikten yana,  ve ülkeyi dini referanslarla yönetme iddia ve amacında değildir:


1) AKP

2) CHP
3) MHP
4) BDP
5) SP

Aşağıdaki partilerden hangileri dindar; dine yakın bir partilerdir ?


1) AKP

2) CHP
3) MHP
4) BDP
5) SP

Hepimiz biliyoruz ki, hatalarıyla sevaplarıyla, Türkiye cumhuriyet tarihinde dine ve dindara zulmeden parti ile, dine ve dindara saygılı, dine yakın partiler yukarıdaki şıklarda bellidir...Bizim dindar dediğimize, karşıt taraf dinci (!), yobaz (!) yaftasını vurma kolaycılığına kaçacaktır.


Biri gelir dinimizce değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceklerden, ezanı orjinalinden Türkçeye çevirir ve yıllarca bu milleti, dini ağlatır. Biri gelir yeniden ezanı aslına çevirerek idamı bile göze alır !


Biri gelir, Kur'an öğrenimine bile karışıp, yaş sınırı bahanesi ile engellemeler çıkarır, diğeri gelir Kur'an derslerini devlet okullarına hatta askeri eğitime bile sokar.


Biri gelir,17 Mayıs1942 tarihinde  “Her Ne Şekil Ve Surette Olursa Olsun, Memleket Dahilinde Dini Neşriyat Yapılarak, Dini Bir Atmosfer Yaratılmasına Ve Gençlik İçin Dini Bir Zihniyet Fideliği Vücuda Getirilmesine Taraftar Değiliz” diyerek dine olan yaklaşımını sergiler, diğeri gelir İslam bu milletin aslı, mayasıdır, bu sebeple dince kutsal olan şeyleri iktidarımızda kutsayacak ve önünü açacağız, der...


Örnekleri çoğaltarak yazıyı uzatmayacağım. İslam'ın haram kıldıklarını halkına yayanlar ile, önünde set olanlar Allah katında aynı değiller ve onları başımıza geçirenler !


Bu durumda elbette hangi siyasi partiye oy verip, desteklerdiğimizden de hesaba çekileceğiz.Bırakın günahlarımızı, veballerimizi,  Tekasür suresinde geçtiği gibi, ''..Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız.'' Yalnızca bu ayeti hakkıyla tefekkür edebilseydik, gözümüzde yaş eksik olmazdı...


Ben kazandım benim param istediğim yere istediğim gibi harcarım bile diyemezsin. Hatta doyduğun halde hala yemeyi sürdüremezsin ! Bu noktada düşünmek lazım, insan kendisine verilen göz, kulak, akıl....saymakla bitmeyecek nimetlerden sorulacağına göre, elbette yapıp ettiklerimizden, yapmamız gerektiği halde yapmadıklarından da sorguya çekileceğiz.  


Bir partiye oy verirsin, taraftarı olursun, o parti sebebi ile İslam'a yakınlık, saygı ve dini yaşama kolaylaşır, diğerine verirsin İslam ve Müslümanlar öz yurdunda garip ve bir İskilipli Atıf Efendi gibi kitap yazdı diye idamla şehit edilir ! 


Sonuç olarak evet, Allah ve Peygamberi, yan, ait olduğumuz Yüce Dinimiz hangi partiye oy vereceğimize de karışır. İslam hayat dinidir ve yaşamın her alanını kuşatır.


Konuyla ilgili bir kaç ayet ve hadis meali vererek yazımı bitirmiş olayım.


“İnsan sınıflarından her birini biz o gün önderleriyle (imamlarıyla) beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)


“Fâsıka yardım eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvî)


 “Onlara: “Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamber’e gelin!” denildiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ: 61)


“Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamber’e muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü o yolda bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!” (Nisâ: 115)


“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)


“Kim İslâm’dan başka bir din (yol, yaşam tarzı) ararsa, onunki asla kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)


Allah ve Peygamberi doğruyu söylemiştir.



4 Ekim 2013 Cuma

Allah ve Peygamberi ne derse o...

''Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.''(Ahzab suresi:36) 

Yukarıdaki ayet, güzel Peygamberimizin (sav) azatlı kölesini evlatlık edinmesi ve ''evlat edinmeyi'' Allah'ın, Peygamber şahsında kesin olarak kaldırdığı olaylar esnasında nazil olan ayetlerdendir.

Yani kendi sulbünden olmayan biri ile aynı evde evlat edinerek, öz evlat gibi kendimize mirasçı kılmak dinimiz İslam'da kesin olarak yasaklanmıştır. 

Yetimlere yardım mı, dışarıdan dilediğince yap, bu çok sevap...

İslam hukukunda, özel olarak, bir konuda inen ayetler, yani ayetin, hükmün, hususi olması; genel hükümler için de geçerli olmasına engel değildir. Öyle olsa, geniş İslam hukuku/ fıkhı doğmaz, Müslümanlar günlük meselelerinde, problemlerinde çaresiz kalırlardı.

Esasen İslam'ın 4 ana delili, kaynağı Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'da bu açıdan hak mezheplerin varlığı ile, bizlere geniş bir uygulama ve İslam'ı yaşama alanı oluşturmuştur.
Peygamber diliyle bu mezheplerimiz arası ihtilaf, yani farklı bakış, algılayış ve uygulama, ''Müslümanlar için rahmettir'' buyrulmuştur.

Konumuz ne evlatlık müessesesinin, dinimizde olmayışı, ne de mezhepler...
Ahzab suresinin yukarıda verdiğim 36 numaralı ayeti.
Hani çok duyuyoruz ya, benim hayatım, benim tercihim, benim param...nasıl istersem öyle yaşar, öyle harcarım...
Yaşayamazsın,
Harcayamazsın,
Yiyemezsin....diyor bizi yoktan yaratıp bu hayatı ve imtihanı yaratan Allah..!

Her hangi bir olayda, onu İslam'a danışacak, uygun olup olmadığını kontrol edecek, ona göre yapacaksın diyor ayet.

Allah ve Peygamberinin bir konuda, hükmü, bildirisi, emri varsa; artık senin başka yollara, nefsinin/egonun tercihlerine yönelmen söz konusu bile değil diyor ayette Allah...

Allah ve Peygamberi ne diyorsa o...

Buna rağmen, ''bu benim hayatım, kime ne diyenler'' için ayetin sonunda büyük bir tehdit ve niteleme var...(Elbette istemeden, elimizde olmadan günahlarımız olacak, bu başka, İslam'ın hükümlerini bile bile-Allah korusun- reddediş bambaşka.) Sapkınların yerinin, cehennem olduğunu belirtmeye gerek var  mı bilemem.

Devlet kursan bu ayete göre, yani İslam'a göre kuracaksın.
Evlensen bu ayete, yani İslam'a göre evleneceksin.
Ticarette böyle.
Okulda böyle,
Pazarda böyle,
Sosyal hayatın her aşamasında böyle...
Zira Allah her yerde var ve bu mülk, bu can O'nun...
Allah ve Peygamberi ne buyursa o...














  



1 Ekim 2013 Salı

aldırma..!



Söndürdüğüm mumun geride bıraktığı o koku gibi,
Hasretler hüzünlerle dans eder,
Zaman zaman, 
Bu serseri yüreğimde...

Keşkeler, boşvermişliklerin sarmalında, içime çöreklenince,

Umut, ufuktan bana el sallayan bir uçurtma misalidir,
Kıvrak melodilerin, her defasında hüzzama bürünmüşlüğünde...

Gölgeler gezinir duvarlarımda,

Yabancılık çekişim belki de bundandır;
Bu, adına dünya denilen aleme.

Belki de baştan başa çelişkiyim ben kendime

Ve bir baş ağrısı çevreme...
Olurum işte ara-sıra böyle !
Depresyonum azdı der, sarılır, saklanırım yorganımın içine..!
Yetim bir çocuk slüeti vardır artık duvarlarda,
Ölüme bir iç çekiş,
Hayata dudak büküşle yarışır böyle zamanlarda...

Hüzün olmasa, şiir yazılamazki...

Mutlu adamdan şair olmaz, unutma..!
Şiir yazayım diye bir miktar hüzün aldım, çalan fondan...
Hepsi bu,
Aldırma..!



30 Eylül 2013 Pazartesi

Merhaba...


Herkes ''Merhaba'' der,
Ama herkes ''Merhaba'' diyemez..!
Ne saçmalıyorsun diyen vardır mutlaka, yalnızca sürekli takip edenler; altında nasıl bir anlam yatıyor diye düşünecektir...
Evet herkes ''Merhaba''  diyor da, sönük; adet yerini bulsun diye, yani genel olarak bu böyle...
Günlük telaşların içinde, koşturmacalar, stresler, hayat mücadelesi kılıfına yüklenen bahaneler...

Bendeniz çok ''Merhaba''  diyen gördüm/duydum ama onun gibi diyeni ilk kez...

Sevgili dostumla telefonda laflıyorduk, arada tanıdıklarına denk gelince ''Merhaba''  diyordu...
Bu ''Merhaba''nın içini nasıl dolduruyordu, nasıl bir ses tonu ile...
İnsanın dikkatini çekmemesi mümkün değildi...
İçi öylesine dolu ki, yaşam sevinci rengine bu kadar mı boyanabilir bir ''Merhaba''..?
Bu kadar mı sabahın ışıklarına ışık katabilir bir ''Merhaba''..?
Bu ''Merhaba''yı duyan, bu ''Merhaba''ya muhatap olan, sabahın en aksi, huysuz, ters insanı dahi olsa, sulanıverir içindeki bahçesi, güneşler açar en kara bulutlu bir havada yüreğinde...
Bir ''Merhaba''ya sığdırılmış, sıkıştırılmış öylesine derin bir arka planı olan ''hayatı'' yakaladım ki; içinde şen-şakrak masum ve ürkek bir çocuktan,aşk için oltasını dünya denizine atan umuda varıncaya kadar; insanlara ''pozitif enerji'' akımını yıldırım hızı ile aktaran ''yaşam sevincini'' de gördüm.
''Merhaba'' bu kadar mı güzel, içten ve samimi söylenir Allah'ım demekten kendimi alamadım...

''Merhaba''nın etkisi ile ''Selamı yayınız'' mealli hadisin farklı bir boyutunu, anlam zenginliğini bir nebze daha yaşadım.

Demek ki bizler, o güzeller güzeli Efendimizin (sav) bizlerden istediği şekilde selamı yaymasını, selamlaşmayı da bilmiyor ve beceremiyoruz !
Bunu hakkıyla idrak edip başarsaydık, o ''merhabanın'', ''selamün aleyküm'ün'' (ki ayettir selamün aleyküm) içinde barındırdığı sihirli iksir ile toplumsal ahenk, barış, hoş görü yayılırdı... 
''Benden sana zarar gelmez, benden yana selamette olursun'' kökü etrafında dua ediştir, iyilik dileğidir ''Merhaba'' 

Şu günlük hayatın içinde modernleştikçe, kaybettiğimiz değerlerden olmaya başladı ''Merhaba'' 
Ona hak ettiği ses tonunu, tonlamayı,güleç bir çehreyi, ruhumuzun derinliklerinden hayat dolu bir samimiyeti katamadığımız sürece, hiç bir selam, hiç bir ''Merhaba''  amacına ulaşamayacaktır.
Toplum olarak birbirimizi sevmemizin aracı olamayacaktır...

Güzel söylüyor bu güzel insan ''Merhaba''yı ve ben her fırsatta kendisine ''Merhaba'' dedirttirerek inşallah bıktırmam...
En iyisi o sabahları işe giderken, telefonda konuşurken, dostlarına ''Merhaba'' deyişinin keyfini sürmek.
''Merhaba''  sabah.
''Merhaba'' hayat...
''Merhaba'' hayat veren küçük çocuk...
''Merhaba'' dünya/m...

17 Eylül 2013 Salı

Sosyal medya şarlatanlıklarından sadece biri !


Bu paylaşım epeydir birileri (!) tarafından sosyal medyada pişirilip, pişirilip servis ediliyor ve o ''birileri'' ismi cismi ve Türk bayraklı (!) bizden gözüken söylemleri ile aslında, bizden olmayanlar çetesinden..!

Bunu bazı eylemlerde de defalarca gördük.Kaşıdıkça kaşıdılar, kışkırttıkça kışkırtıp provoke ettiler/etmeye de devam ediyorlar.

Bu toprakları karıştırmak isteyen, huzurumuza ve birliğimize kastedenler her devirde olacaktır.

Ne demek : '' Yaptığım hiç bir şeyden pişman olmam...Yapmışsam göze almışımdır..!''
Bu bir Müslüman fikri, düşüncesi olabilir mi Allah aşkına ?
''Hiç bir şeyden''
İstisnası yok mu bunun kuzum ?
Başkaldırı, şeytani bir desise...
Bir de göze almış...!
Daha elindeki sigarayı bileğine dayayıp acısına katlanamazken, diş ağrısına dayanamazken...!
''Salak, salak'' derdik çocukken birini kızdırmak için...

İnsan ve kul olarak ne çok hatalarımız, günahlarımız var; bilerek bilmeyerek; isteyerek, istemeyerek...
Peygamberler bile ilahi koruma ile masum oldukları halde, ''zelle'' denilen Allah'a karşı bizlere ders sadedinde kusurları olmuş ve hemen secdeye/tevbeye kapanmışlardır.
Beriki ''Yaptığım hiç bir şeyden pişman olmam...Yapmışsam göze almışımdır..!'' diyebiliyor.
Ne cesaret..!
Cahil cesurdur diye boşa denmemiş.
Sorsan cehennemi bile göze alacak !
Oysa bizler kusurlu ve aciz kullarız.
Nasıl pişman olmayız, ki bu güzel dinimiz bize, ümitsizliğe ve yukarıdaki panodaki düşüncesizliğe düşmeyelim diye :  "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği  kimseler yaratırdı." (Müslim, Tevbe, 9, Tirmizî) müjdeler sunmaktayken.

Yani günah, hata bizler için. Önemli olan hatada ısrar üzere olmamak ve pişmanlıkla vazgeçmek.
Bu satırları yazarken bir kanalda, adam ''adamı dinden imandan çıkarma'' diye tirip yaptığını, dehşetli gözüktüğünü sanıyor ! Oysa İslam'a göre bu tür sözlerin ciddi anlamda mutlak karşılığı var ve adam bu sözle okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkmış oluyor !

Kısacası kelimeler ve kullanımı çok önemli, gelişi güzel, şaka ya da asabiyet malzemesi olarak kullanmamaya özen göstermek, iman meseledir.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Kendine iyi bak !

Allah'a emanet ol, Allah'a ısmarladık yerine, bye bye dedikleri gibi,
''Kendine iyi bak'' diyor herkes...
Oysa bunu demesek de herkes kendisine,menfaatine,çıkarına ve bedenine ''çok iyi'' bakıyor.
Obezite bir biçimde hem de..!
Marka delisi olarak !
En son ürünü en önce alma hastası olarak !
Bu yüzden ben özüne iyi bak demeyi tercih ederim.
''Özüne iyi bak'', işgal altındaki ruhuna iyi bak...
Özüne,çekirdeğine,aslına,asabene,asaletine iyi bak...
Onları ihmal etme, unutma !
İhmal ettiğimiz için ruh zayıf, cılız, fukara ve gıdasız...
Beden doymak bilmez nefsin arsası gibi, şişkin ve kanaatsiz.
Yirmi dört saat durmaksızın, değirmen gibi, yukarıdan gönderdiklerimizi öğütmekten canından bezmiş bir mide ve sair organlar...
Sonra yorgun ve çok doyamamaktan uykulara teslim oluş, salih rüyalar yerine kabus gibi geceler...

Özüne iyi bakmıyorsun artık insan!
Öz'ünü unutalı ne çok oldu.
Öz'ü kadim zamanlardan şu, adına modern zamanlar denilen günümüze gelirken yol'da unuttun.
Hoş sen, yol'u da unuttun, yolcu olduğunu da..!
Yol neydi ? 
Yolcu kimdi ?
Hancı gibi, hiç ölmeyecekmiş, hiç hesaba çekilmeyecekmiş gibi ipe un serdin ?
Misak'ı da unuttun, 
Kal-u Bela neydi sahi..?
Ne çok şey'i unuttun, unutturdular sana ve sen de hazırdın sanki unutmaya !
Ait olduğun koskoca bir dünya, sana küskün; ne görüyor ne duyuyorsun !
Salih rüyalar bile uğramaz oldu, o ihmal ettiğin ruhuna...
Öz'ün ağlıyor, öz'ün perişan, öz'ün mahrum, öz'ün mahkum, öz'ün garip !
Başını bir kez kaldır seni tutsak eden klavyelerden, aklını çelen akıllı telefonlardan, renkli camlardan...
En son ne zaman izledin gökyüzündeki bulutların san'atını, gece yıldızları ve ayı...
Toprağa uzaklığının ve bir çiçeğin başını okşamayışının üstünden kaç zaman geçti ?
Mekanik bir bilgisayar robotu olmazdan önce sen bunları yapardın ve bir çiçeğe konmuş kelebeği sessizce  ve hayranlıkla izlerken  ''vay be'' yerine ''Sübhanallah, sen bunları boş yere yaratmadın Rabbim'' diye hayranlıkla iç huzuru ile nefeslenirdin.

Öz'ünü kaybettirdiler, öz'üne kastettiler oysa.
Tarihi bir arıza oldu ve sen bir anda ceddin ile, asabenle bağlarını, bin yıllık iletişimini, gönül zenginliğini kaybediverdin!
Hafızanı (löshen) silip, sana başka bir hafıza kartı ve kimlik yüklediler, asla öz'üne ait olmayan!
Geldiğin medeniyet aşağılandı yok sayıldı, nankörce !

Bırak artık kendine iyi bakmayı..!
Bakmaya muktedirsen Öz'ün seni bekliyor ! 

8 Eylül 2013 Pazar

çok yeni..!


''Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan,donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.'' Hz.Mevlana (ks)




İşte yeni bir gün ve  bu ismin zaman değirmeninde adı, haftası, ayı, yılı, asrı da var...
Sana öyle bir cümle söyleyeceğim ki, o da yeni, yepyeni olacak..!
Pırıl pırıl, fırından yeni çıkmış ekmek kadar sıcak ve tazecik...
Annesinden doğmuş yeni bebek kokusu gibi masum...
Topraktaki yağmur, yağmurdaki toprak kokusu gibi etkileyici...
Gül goncası gibi, yeni tomurcuklanmış filizler gibi,
Gök yüzündeki lekesiz dolunay gibi parlak,
Güneş gibi göz kamaştırıcı ve sımsıcak,
Sadede geleceğim Sevgilim;
Sana geleceğim, bize geleceğim tamam.
O yepyeni cümlem, harfler ve kavram olarak insanın yaratılışından çok ötelere dayanır.
Hep bildik, alışıldık gelir, sadece dilde söyleyip, gönülde hissedemeyenler için...
Oysa o cümle, gönül ırmaklarının çağlayanlarında neşv-ü nema bulur,
Sonra gönül gülistanının kokusunda şakıyan bülbüllerin sarhoşluğunda coşar..
İçten gelmedikçe bu dudaklardan da, iş olsun diye telaffuz edilerek israf edilmez...
Şu moda olmuş, sakız olmuş, ''aşkım, bebeğim'' gibi içi de boşaltılmamıştır; bilakis, dopdoludur.
Tamam sadede geliyorum Sevgilim,
Şimdi, yeni giren an gibi yeni, benzerini daha önce de söylediğim, ama şimdi ilk kez söyleyeceğim, zarf ve mazruf farkıyla, ona yüklenen anlam canlılığıyla, taptaze bir cümle söylüyorum sana :

Seni Seviyorum...



7 Eylül 2013 Cumartesi

Hastalıklı anlayış..!



Face profilim açıkken, çok sıkı dertleştiğim, şahsıma Güzin hala gibi derdini döküp, fikir alış-verişi yaptığım, dostlarım oldukça çoktu.

Şimdi zaman zaman mailler yoluyla oluyor.

Adam kadına aşık (!) 

Ama onca uzun zaman, yıllar geçmesine rağmen kadın adama duygusal anlamda zerre ilgi duymuyor, heyecan yaşamıyor ve bunu da adama ''biz sadece dostuz'' diye de ifade ediyor.

Hatta kadın: ''hayatımda biri var, sevdiğim, aşık olduğum bir adam'' demesine ve kırmadan  nazikçe uyarmasına rağmen adam arıza, vazgeçmeye niyeti yok..!

Hastalıklı bir saplantı içinde, gurursuz ve onursuzca hala ısrarla kadına sümsük gibi yapışmayı sürdürüyor..!

''Beni istemeyeni ben de istemem, hem sevdiğim kadına hem de hemcinsim olan erkeğe çok ayıp ediyorum. Kader kısmet bu işler...'' diyerek kadına mutluluklar dileyip hayatından çekilmiyor.

Çünkü psiko ve hastalıklı bir  saplantının ''aşk'' olduğuna kendisini inandırdığı için, bu yapıp ettikleri kendisine ''normal'' geliyor !

Bendeniz ile dertleşen kadın diyor ki ; ''Korkuyorum sonunda sevgilim bu hastalıklı bir halde çevremde dolaşmasını günün birinde fark edecek ve kötü şeyler olacak..! ''

Bunu şunun için sizlerle paylaştım: Yok öyle aşk gururu yok eder, aşkım için gururumdan bile vazgeçerim, klasiği.
Bu, ancak, karşılıklı iki sevgi (aşk) ya da evlilik varken, bir sorun çıktığında ilişkiyi kurtarmak adına belli zaman ve ölçü içinde olabilir, olmalıdır. İlişkiyi kurtarmak adına yani...

Oysa bahsettiğimiz olayın bununla da alakası yok...!  Haber bültenlerinde görüyoruz. Şiddetli geçimsizlik ve kadın bir şekilde, aile desteği ile boşanmayı başarıyor, ama sonra bunu hazmedemeyen hastalıklı eski eş, kadını yaşamdan ediyor ! ''Başkasına yar etmem'' mantığı...!

Ne İslam ile ne de insanlıkla (ki İslam= İnsan olmaktır) ilgisi olmayan, çağ dışı, eski töre ve kafanın ahmaklıkları...!

Diyelim kadın, tehdidin yüzünden seninle aynı çatı altında yaşamayı sürdürdü. yahu senden nefret ederek, asla içi seni almayarak, sana posa bedeni kalacak, kalbi ruhu değil..! Bundan ne hayır gelir ey hasta ruh...!

Uzatmayacağım,

Siz, siz olun; size duygusal anlamda cevap vermeyen birine takılı kalmayın. Nasip, kısmet, kader diyerek, vardır bunda da bir hayır tevekkülü içinde, olmazsa dünyanın sonunun gelmediği şuuru ile hayatın devam ettiğini fark ederek, onurlu yaşamınıza kaldığınız yerden devam ediniz.

Son bir şey: Böyle durumdaki kadın ya da erkek, karşı tarafa, yerine göre ''nazlanmadığını'' göstermek adına sert bir tavır ile kararlılığını, reddedişini göstermelidir, vesselam... 


5 Eylül 2013 Perşembe

''Eylül'ü selamladı hüzünler...''



Çok değerli arkadaşım, yine nefis, derin ve çok duru bir yazı kaleme almış...

Benim iki mevsimim vardır, doğumumu ve öteye geçişimi temsil eder.

İlk ve sonbahar...

Yazısında sevdiğim mevsimlerden olan sonbaharı görünce tekrar tekrar okudum, zevk ve hüzünle.

Berrin Gök arkadaşım ''Eylül'ü selamladı hüzünler...'' başlıklı yazısında yeni girdiğimiz sonbaharı çok lezzetli kaleme almış.

''Hazan vurdu gök yüzümü,  sema/m yaşlı,
Toprağım yok, mevsimim deniz şimdi..'' diyerek bitirmiş şiirini...

Tamamı kopyalanmadığı için linki buraya alıyorum. Sayfamda saklamak istedim.
Kalemine bereket arkadaşım diyerek.

http://berringok.blogcu.com/eylul-u-selamladi-huzunler/14591601



20 Ağustos 2013 Salı

Seven sevdiğinin mutlu olmasıyla mutlu olandır !

Kaderin, yani Allah'ın taktiri, planlaması ile,kulların cüz'i iradeleri ile planladıkları bazen aynı, bazen farklı tezahür eder.

Kul olarak çoğu zaman bunu ve sakladığı sırları bilmeksin, kararlar alırız ama an gelir, ''kaderin vakt-i saati tecelli eder ve kalbimizi ısrarla aşka kapadığımızı sandığımız halde, tüm kapılar ''bir anda'' açılıverir...

Şu sıralar benim de öyle oldu...

Şahsıma karşı duygusal bağı olduğu halde, bunun karşılığını veremediklerimden, çok azı hariç, ''umduğun gibi olmayacak, sen yapamazsın, benim gibisini bulmazsın'' gibi neredeyse ''beddua''lar almış bulunmak; doğrusu bendenizi şaşırtmadı, yalnızca üzdü...

Belki bir çoğu, ilk anda duygusal tepkiler ve zamanla bana empati yapmayı başardıklarında, iş bu beddua gibi -kendilerine sormadığım - yorumları, beni gerçekten sevmişlerse, ''dua''ya dönüşecektir.

Çünkü seven sevdiğinin, sevdiği ile mutlu olmasını istiyorsa, gerçek sevgidir ve içinde bencillikten eser yoktur!

Yoksa, benim her gece yalnız bir erkek olarak yaşamıma, birilerinin hayallerini süsleyen kahraman (!) olarak devam etmemin neresi sevgi / sevmek Allah aşkına...

Neymiş ben topluma mal olmuşum...Görende beni megastar sanacak! Ki megastarın bile sevgilisi var..!

Murat Mesut facebook sayfamı dondurdum evet ve en azından uzun süre, ya da hiç bir zaman açmayacağım...''Bir yudum teselli'' de sevgili admin arkadaşlarım, gerek bu blogumda eski şiirlerimi, gerekse yeni gönderdiğim ''içimin saçmalıklarını'' zaten yayınlamayı sürdürüyorlar.Mesele şiir ve yazılarımı takipse, zaten sorun yok !

Önemli bir konuda bana ulaşmak içinse zaten burada mail adresim var, iletişim hakkı ve okuyucuya saygı adına.

İlginç olan, yeni durumum yüzünden küsenler, teselli sayfasına da uğramamış gözükmeyi tercih ettiler ! Ki ben zaten beğeni adedi ile başından beri ilgili değilim.''Kendimden kendime yazıyorum'' yazmak benim için bir ihtiyaç ve önemli olan ''bakkal defteri karalamalarım'' ile deftere bir  şeyler çiziktirmek...Bunu yapmak bana iyi geliyor.

Uzun lafın kısası, ''hani hayatında kimse olmayacaktı'' türü serzenişler bana sevimli gelmekle birlikte, bazı dostlarımın üzülmesini hem anlıyor, hem de onlara üzülmüyor değilim. Ama nereye kadar...? Başta da dediğim gibi, ilahi taktir, zamanı gelince, tedbiri bozar ve kaderin hükmü yürürlüğe girer..Henüz yolun başında biri olarak, kendime -sevinen çok az sayıdaki dostlarım gibi- Allah tamamına erdirsin diyerek, huzurlu bir ahir ömür diliyorum, cümlemizle birlikte.

15 Ağustos 2013 Perşembe

biter bir gün...



Biter bir gün bu acılar bu ölümler,
Ölümün öldürüldüğü yerde !
Cennet sabahına eriştiğimizde,
Biter bir gün bu acılar bu ölümler..!
Filistinli, Suriyeli, Arakan'lı,Hocalı'lı 
Bosnalı,Mısır'lı, Doğu Türkistanlı çocuklara,
Neden öldürüldükleri sorulduğu zaman,
Huzur pınarlarının başında,
Hiç bir şey olmamış gibi mutlu olunca,
Biter bir gün bu acılar bu ölümler,
Biter haksızlıklar, zulümler...
Akan kan yerine,
Altlarından ırmaklar akan adn cennetlerine ulaşınca,
Biter bir gün bu acılar bu ölümler...
Adına dünya denilen aşağıların aşağısı,
Bu sefil yerden, yücelikler alemine kanat açınca...
Biter canım, inan ki ne acı kalır bir daha,
Ne de acılardan bir iz...




12 Ağustos 2013 Pazartesi

kolye...


aşksızlığın ninnisinde uyutmuştum,
içimdeki aşka hasret kimliğimi...
ha bitti, bitecek derken ömrüm;
yapılır mı bu bana ey yar..?
bir busen, ab-ı hayat oldu,
boynumda asılı kaldı,
ve toprak bahara uyandı...



11 Ağustos 2013 Pazar

Teşekkürlerimle, burada saklamalıyım...




''Hani der ya; Can Dündar ''senin gibi bir dostu olmalı diye...''

Evet dediği gibi dostum'sun.. İyi ki doğmuşsun. 

Nice güzel sağlıklı mutlu yaşların olsun, etrafında senin gibi yürekli dostların tutsun ellerini bırakmamacasına...

Dost kumbaram da varlığından mutlu olduğum güzel insan...

Hüznünün penceresine dualı kelimeler sürüp sürüp susan insan...

Kelimelerini inancın gül kokulu şakağında büyütüp yağmur olup yağan insan...

Cömert yüreğinin kıyılarına vefanın rengini de alıp insana dair güzel resimler yapan can yürek...

Nice mutlu yıllara sağlık huzur ve umutla...''






10 Ağustos 2013 Cumartesi

Ah ömrüm..!



Bir vedanın  arefesine varmış gibi ruhum,
Tüm yalanlardan,aldanışlarımdan soyundum,
Ben hep  kendi müflis hikayemle kavruldum,
Ah ölüm ! 
Bugün yine senin sesini duydum...!

Bir şefkate yaslayamadan başımı,
Bir çift tatlı söze kanamadan, yıllarımı,
Kaybettim de, zaman denen servetimi,
Ah ömrüm ! 
Bugün bir başka gördüm tükenmişliğini...


7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bayram




Bir çırpıda bitti işte onbir ayın sultanı Ramazan..Ne kadar menziline girebildik bilmiyoruz ama ümidim şu ki, biz samimi elimizde geleni yapmışsak, Allah bizi arınmış olarak bayram sabahına ulaştıracaktır inşallah.

Mübarek Ramazan bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, sevdiklerinizle, sağlıklı, huzurlu ''bayram gibi bayramlar'' dilerim...

Selam ve sevgilerimle...



6 Ağustos 2013 Salı

Osmanlı'da hayvanlara merhamet

Yandaki fotoğrafı bir Üsküdar gezimde Yeni Valide Camiinde, çekmiştim. Gülnuş Valide Sultan tarafından yaptıralan bu camide, kuşların barınması için yapılan sanat şahikası kuş yuvası.

İyi ki, ecdadımız bu camileri, vakfiyeleri yapmışlar da, İstanbul, betonlar arasında daha fazla boğulmaktan bu sayede kurtulmuş...

En azından ağaçlarıyla, sanat eseri mimarisiyle göze hitap edip, gönle sürur vermekteler.

Osmanlı'da merhamet yalnızca insanlara münhasır değildi.Öyle dizilerde uydurulduğu gibi, padişahlar astığı astık biri de değildi.Bu bizden gözükenlerin bize ve tarihe büyük iftirası ve kötülüğüdür.Hukuk var ve padişahlar da hukuka uymak zorunda yöneticilerdi.

Sözü uzatmadan,yabancı tarihçilerin tespitlerinden bir kaç kesitin de yer aldığı yazıya aynen yer veriyorum:

''Hayvanlara olan merhametlerine dair birkaç örnek verecek olursak: Hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmak kanunen yasaklanmıştır. Zabıta kuvvetleri, bu yasağı ihlâl edenleri takip edip, hayvanı dinlendirmek ve sahibine de ceza olarak aynı yükü taşıtmakla mükelleftir. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın “Süleymaniye Camii” yapılırken yük taşıttırılan hayvanlar hakkındaki bir dizi fermanı da, bu hassasiyetin bir nişanesidir. 

Mezbahalarda kurban edilecek hayvanların hissiyatına dahi dikkat edilmiş, kesimle alakalı bir şey görmemesi için gözleri bağlanmıştır. Ayrıca fazla ızdırap verilmemesi için de bıçakların son derece keskin olmasına dikkat edilmiştir.

Pazarlardan canlı kuşları kafesleriyle satın alıp azat etmek, merhamet tezahürü bir anane hâline gelmiştir. Büyük binalar inşa edilirken kuşlar için de süslü yuvalar yapılmıştır. Üsküdar’daki Yeni Cami’nin duvarlarında bulunan zarif ve sanat harikası kuş yuvaları, hayrat sahiplerinin bu husustaki hissiyat ve inceliğini pek bâriz bir şekilde aksettirir. 

Bunlara ilaveten Osmanlılarda, avcılık, caiz olduğu halde, ihtiyaç hâlinin dışında tavsiye edilmemiştir. 

Türk düşmanlığıyla bilinen Avukat Guer şöyle der: 
“... Müslüman Türk’ün şefkati hayvanlara bile şâmildir. Bu hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır. Bu şahıslar, sokaklardaki köpek ve kedilere ciğer dağıtırlar. Verilenlere alışmış olan hayvanlar da, besicilerin şefkatli seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen yanına koşmakta hiçbir kusur etmezler. Kasapların da her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemeleri, itiyat hâlindedir. Ayrıca Şam’da, hastalanan kedi ve köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.”

Du Loir: 
“Osmanlının bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekanları, gıdaları için tesis edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır?.. Yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdaların teminine bilhassa itina edilmesi de, hayret vericidir. Bunları yapanlar, kendilerine Cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları itikadındadırlar” der.

Comte de Bonneva’nın kitabında da şu ifadeler vardır: 
“Türkler, kedi, köpek vesaire gibi başıboş hayvanlar için de vakıflar tesis ederler. Kasaplar da, her gün bu gibi hayvanların bir miktarını vicdanen beslemekle mükelleftirler.”

Osmanlı ülkesi, bünyesini bir muhabbet ve şefkat ağı gibi ören, vakıf ve benzeri hizmetler sayesinde adeta dilencisiz bir ülke hâline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, Müslüman zenginler zekatlarını verecek fakir bulmakta güçlük çekmişlerdir.

Hayvanlara bile bu kadar merhametli olan bir milletin insanlara olan merhametini siz düşünün. Bu sebeple o dönemlerde dilenciliğin ne olduğu adeta meçhuldür. Hatta nüfusu iki milyona kadar çıkmış olan İstanbul’da Türk dilenciye rastlanılmadığı bilinen bir gerçektir. Osmanlıların, öldükten sonra bile kimseye yük olmamak için, kefen paralarını dahi, henüz hayatlarındayken ayırıp, daima üzerlerinde taşımaları, malum ve maruf bir âdet hâlindedir.

Corneille Le Bruyn’in seyahatnamesinden: 
“...Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok daha fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkan yoktur. Osmanlı mülkünde yok denecek kadar az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de hayır ve hasenat vakıflarıdır.” 

(Mehmet Oruç, Türkiye, 01.12.2001)