27 Aralık 2014 Cumartesi

üşümek nedir sen de anlayacaksın...


Bak kara-kış geldi!
Üşümek nedir, sen de anlayacaksın...
Önce yaprak yaprak sararıp döküleceksin,
Bağrında...
Yalnız kaldırımların ıslaklığına benzeteceksin,
Gözlerinden akan çaresiz yaşları...
Tenha geceler üşütecek seni de,
İliklerine kadar...
Üşümek nedir, sen de anlayacaksın...
Ruhunun dipsiz kuyularındaki haykırışlarını örtecek,
Odanda çaldığın o kahredici aynı melodi...
Sokakta bir kedi nasıl evsiz titriyorsa,
Kış gelirken, evsizler nasıl paniklemeye başlıyorlarsa,
Kestane kokulu evlerden yankılanan şen kahkahalarda,
Sen de üşüyeceksin..!
Kapını hep sen açacaksın,anahtarınla.
Sessizliğin tokadı çarpacak yanaklarına.
Bir hoş geldin tebessümüne hasretlerle yanacaksın.
Boş duvarlarda yankılanacak avazlarca ağlamaklığın...
Yüzüne çarpacak, tüm hataların,pişmanlıkların.
Üşümek nedir, sen de anlayacaksın...
Ben nasıl her mevsime ayrı üşüyorsam,
Sen de ilk kez bu kış,misliyle üşüyeceksin.
Kat kat giyinsen de,çıplak kalan ruhunu asla ısıtamayacaksın.
Üşümek nedir, sen de anlayacaksın...
Kalan ömründe, mazimizi yana-yakıla arayacaksın.
Ben gibi, sen de yalnızlıklara uyanacaksın.
Keşkeler dilinde şarkı, ahlar masanda meze olacak!
Yağan kar şehrine değil, yüreğine yağacak.
Buz tutacaksın, tutulup kalacaksın.
Ahım saracak ruhunu çepeçevre..!
Üşümek nedir, sen de anlayacaksın...
Üşümek nedir,
Sen de,
Anlayacaksın...



26 Aralık 2014 Cuma

Ağlayan taşlar


Aşağıya bir kısmını aldığım yazım,03.06.1996 tarihinde amatör bir dergide yayınlanmıştı.Evi etrafı süpürürken buldum, atmadan bazı beğendiğim paragraflar hürmetine burada saklayayım dedim:

'' Gözden gözyaşı yağmurları,gönül toprağına akmadıkça; o gönül toprağında, ilahi nebatlar, gülistanlıklar yeşerip açamaz...

En son ne zaman ağladınız?

Sakın, bir kaç yıl önce filanca yakınınızın ölümüne ağladığınızı söylemeyiniz !
Ağlayınız, ağlamak için çok sebebimiz var. Çünkü bizler :
'Ana rahminden indik pazara,
Bir kefen aldık döndük mezara...' mısralarındaki oyunu oynamaya gelmiş oyuncularız. 
Bu öyle bir rol ki, benim diyen kumarbazın kumarından  da büyük bir kumar. Tabiri caizse ebediyet kumarı..!
Olmak ya da olmamak.
Cennette olmak ya da cehennemde kavrulmak ! Bu ne büyük iştir Ya Rab !

El işi yaparken 'Allah' demenin sevabını evladına mahşer günü vermemek için kaçan annenin, her sevabını cennet hesabına yatırma ve 'ateş' endişesidir bu...

Ağlayalım..! 

Ağlamak için çok sebebimiz var. Belki bu kadar çok birbirimizle didişmek, birbirimize çalım satmak,edebiyat yapmak için harcayacağımız mesai yerine evde, bir kuytu tenhada, önce kendimiz, ailemiz,sevdiklerimiz,sonra emrimize verilenler için,sonra Müslümanlar ve en nihayet insanlık için ağlayabilseydik, 'sular yükselirdi de belki kurtulurdu gemi...'


Allah (cc) Bakara suresi 74 de mealen şöyle buyuruyor : 'Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibidir. Yahut daha da katı. Zira taşın öylesi vardır ki; yarılıp ondan su fışkırır.Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.'

Allah korkusundan yuvarlanan taşlar...Taşlaşmış kalpler...Daha da katı. Kibir dolu. Rabbinin günde beş kez ezanla huzuruna namaz davetine 'lebbeyk' diyerek koşamayacak kadar ihtiyaçsız bir kalp..!

...........

Düşünmüyoruz ki, ağlayalım.
Peygamberimiz, Sevgilimiz sallallahü aleyhi vesellem'in dar-ı bekayı şereflendirmesinin ardından, Hz.Ömer (ra) gibi cennetle müjdelendiği halde, Efendimizin sır katibi Hz.Huzeyfe (ra)'ye : 'Bende münafık alameti var mı,görüyor musun' diye soracak kadar kendisini, kulluk notu planında kontrole tabi tutmak...

............

Bugün bir cemaatin,bir milletin başında yönetici kadrolarında olanlar,acaba cesaret edebilirler mi 'bende gördüğünüz eksiklikler nelerdir ?' diye sormaya ve bu işte samimi olmaya. O eksikleri yaltaklanmadan,menfaatsizce söyleyecek erleri bulmak da ayrı bir mesele..!

...........

Ağlayalım !
Kendimizi bir matah sanmamıza.Ağlayalım,bulunduğumuz makamın,kulluğun ,ev reisliğinin,cami imamlığının hakkını veremeyişimize..!

..........

Ağlayalım!
Zikirsiz,fikirsiz kuru dal misali kalbimizin taşlardan daha katı oluşuna...Hızla tükenen ömür sermayemize,eskiyen, çizikleri,kırışıklıkları çoğalan yüzümüze, çoğalan günahlarımıza...

Birbirimize merhametsiz,şefkatsiz oluşumuza,gayri müslümce yaşantıya ve adetlerine değer verip özenenelerimize....Oluk oluk akan Müslüman kanına hiç değilse gözyaşlarımızı karıştıramadığımıza..!

.........

Ağlayalım!
Cehennemi söndürecek şeyin iki damla Allah için dökülen gözyaşı olduğunun idrakini içselleştireremeyip; gaflet dolu, birbirine benzer günlerimizi hızla tükettiğimize...

Ağlayalım !
'Gülerek günah işleyen,ağlayarak cehenneme girecektir.' hadisi şerifinin hakikatinden habersiz, kabuktan öz'e inemeyişimize,eşyanın hakikatinin bilgisini ıskalayışımıza, Allah'ı bulamayışımıza,ölüme,kabre...

Ağlayalım! 
Sallallahü aleyhi vesellem Efendimizin Gül Cemalini rüyalarımızda göremeyişimize, ve aşksızlığımıza katıla katıla ağlayalım.''



23 Aralık 2014 Salı

Takvim


Kısacık kahvaltı süresi kadar günün tamamı.

An kadar kısacık gün, hafta ve yıllar...

İşte, daha dün girdiğimiz yeni yıl, yaşlanıverdi ve gitmek üzere yapraklarını toplayıp duvarımızdan.

Bizlerse hoyratça çekiştiriverdik takvimi, saçlarından...

Tel tel, tek tek düştü ömrümüzden.

Bir çırpıda ömrümüz düştü takvimlerden..!

Takvim ve ben, birlikte azaldık.

Takvim ve ben birlikte hayıflandık..!

Güneşi bir doğarken bir de ufukta batarken gördüm.

Gün bu idi ve çok kısa olduğundan yemek öğünlerim ikiye düştü.Üçüncü için zaman çok kısa idi.

Aşk gibi,ikinci için gönül müsait değil desem..!

İlkinin adı çocukluk,ikincisinde gelir aşk,kalanı koca bir aldanış,saçma bir saplantı, umutsuz bir arayış...Belki de farklı heyecanları sarmalayan şehvetin damarlara zerk edilişi.Ve belki de yaşananı tekrar yaşayabilme çabası içindeki arayış...

***
Blogumu çok seviyorum. Aklımda bir konu olmasa da, videolardan bir fon eşliğinde, bazen içimi dökmek için, ya da yazma tutkumu dindirmek için geliyorum. Cuore Sacro - Andrea Guerra'sı eşliğinde yazımı noktalarken, eseri size de dinleteceğim nasipse. (Ah bir de foto lazım değil mi?Bu konuda çok sabırlı ve çok seçici değilim maalesef. Bir Yudum Teselli'de ''patron/ortak ''iken foto işi kolaydı.Bizim kızlara rica ederdim hemen bir sürü konuyla ilgili kalite resimler akardı diyerek o günlere ve verilen emek ve değere selam ve sevgiler.)


22 Aralık 2014 Pazartesi

Hayat ne garip


Hayat ne garip, kimler geldi geçti ve geçmekteyiz dünya sahnesinden, bir bir görünüp...Birden bu şarkı geldi aklıma, kaçıncıdır dinliyorum, bari paylaşayım dedim, vefa adına...
''Doğmak ölümün sebebidir.'' demiş biri.Geldik gidiyoruz işte. Geçen gün ''kendimi ziyaret ettim!''
Allah nasip ederse mezar yerimi dolaştım.Ayıptır söylemesi mezar taşım bile var, geçici de olsa adımla sanımla...

Sevgi merhamettir, sevgi vefadır,sevgi şefkattir, sevgi sadakattir ve sevgi dürüst olmaktır.(Birden konuyla ne alakası varsa bunu da dip not olarak eklemek istedim.)
                                                                      *   *   *

Ne varsa dünyada bir rüya demek

Biraz da hayatı boş vermek gerek
Her şeyin Çaresi sevmek mi sevmek

Hayat devam ediyor bak

En güzel şey mutlu olmak
Gideceğiz Çırılçıplak
Hayat ne garip
Hayat çok garip

Yalan olur bir gün yalan

Yaşadığım aşkım sevdam
Yaradandır Baki kalan
Hayat ne garip 
Hayat çok garip

Gün gelir yalnızlık

Korkusu çöker
Hayat film gibi
Son yazar biter
Dert etme kendine
Gülümse yeter.

Mahsun Kırmızıgül – Hayat Ne Garip

Albüm Adı : Sarı Sarı (Başroldeyim)

21 Aralık 2014 Pazar

çekip gittiler şiirler


Şiirler, 
Hece hece düştüler gözlerimden,
Veda ettiler aşka...
Ben kaybetmiştim bu arayışta.
Şiirler, 
Damla damla düştüler gözlerimden.
Göçmen kuşlar gibi, 
Çekip gittiler şiirler.
Şu telafisi olmayan,
Ömrümden...




14 Aralık 2014 Pazar

elli hazan...



Ruhuma elli hazanda ''firak'' korkuları düştü.
Gafil kalbimi, elli bahar kokusu diriltemedi!
Senin lütfü keremin olmazsa Ey Muhyi!
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!

Elli bahara açmışım gözlerimi,
Elli hazana kapamışım şu kör bendimi.
Bilmek için Seni,bilmeliymişim nefsimi,
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!

Ecel ne vakit gelir bilinmez!
Bu yol, aşksız amelsiz gidilmez.
Cemalullah seyri olmadan cennetine sevinilmez.
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!

Elli yılda zengin edemedim ruhumu.
Fakrım ve günahımla çaldım kerem kapını.
Sen Allah'sın,bense aciz mahlukun.
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!

Verdiklerini geri almayan Rahman'sın.
Alma imanımı, iki cihanda da bana kalsın.
Daha kaç baharım kaldıysa,aşkına boyansın.
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!

Ümidim sermayemdir,dilencini boş çevirme.
Pişmanım,günahlarımı dile düşürme.
Murad kulunu siyah ateşlerde eritme!
Ölümden uyanamadan, ölüm bekler kapımda..!






12 Aralık 2014 Cuma

bekleyince ölüm bile uzaktır insana...


Zordur beklemek...
Bir de bekleyecek bir şeyi olmayanlar için zordan da zor...
''- Benim var, ölüm...'' diyeceksin..!
Anlıyorum seni desem de, ne anladığımı merak edeceksin.
Emin olmak isteyeceksin.
Ah ! Gözlerimi görmen gerek..!
Ama ben anlıyorum inan ki...
Yağmur yağdığı zaman, 
Yağmurun rahmetiyle okunan ezanlardaki duygularını...
Umutsuzca penceredeki yansımana bakıp, 
Harcanan ömrüne kendi duyacağın şekilde hayıflanmanı.
İç çekişlerini...
Yaşarken evini,yüreğini mezara çevirme yine de.
Yaradan gücenir,unutma..!
Zordur beklemek...
Beklemek zordur, öyle zor ki; 
Bekleyince ölüm bile uzaktır insana...


8 Aralık 2014 Pazartesi

yaz yağmuruymuş, bilemedim



Saçların sonbahar yaprakları gibi,
Tel tel yaklaşan ayrılığın habercisiydi...
Bakarsan, başta her şey sahici ve samimiydi.
Yaz yağmuruymuş, bilemedim ve sen gitmiştin...

Ardından, saçların demir parmaklık oldu.
Hapsim oldu, kendi içimde yaşadım seni,
Hayat bitmişti yokluğunla,
Dizlerimde derman, gözlerimde fer yoktu artık.
Ölmek için kabre girmek gerekmiyorki sevdiğim!
Kimi var, vurgun aşktan, kimi de aşksızlıktan divane işte.

Kokusu burnumda kaldı saçlarının,
Bir daha o akışı yaşamadı parmaklarım...
Hıçkırıklara düğümlendi  an'larım.
Rengi soldu tüm zamanlarımın.
Gün geçmiş, güneş batmış fark etmiyor canım,
Gidişinle çoktan tükendi yarınlarım...

Sen,sensizliğimden habersizdin,
Seni nasıl sevdiğimden de,
Unutmanın lügatimden gidişi gibi,
Sen de gitmiştin işte...

(Mavi Defter'imden)





5 Aralık 2014 Cuma

Hayvanlara merhamet

Güzel dinimiz, Sevgili Peygamberimizin (sav) nur şahsiyetinde ''Alemlere Rahmet'' olarak her can taşıyana değerini,hakkını vermiştir.Nasıl ki Allah'ın Rahman sıfatı kendisine iman etmeyenleri de bu dünyada nimetlendiriyorsa, aynen bunun benzeri olarak, Sevgilimiz,Peygamberimiz,Örneğimiz,Önderimiz,Özlemimiz- sallallahü aleyhi vesellem-in mukaddes hayatlarında hayvanların da çok özel ve güzel bir yerinin olduğunu gözlemleriz.

Uzun bir yazı konusu olmasına rağmen fazla yorumlara girmeden, bahsettiğim kitaptan (Kütüb-i Sitte.cilt:7/267-291 arası) hadis-i şerifleri,seçmeleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

''Bir adam yolda yürürken susadı (başka hadis-i şerifte de kötü yoldaki bir kadın)...derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine 'bu köpek benim gibi susamış' deyip tekrar kuyuya inip mestini su ile doldurup,ağzıyla tutup dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.''

''  Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşeratından yemeye de salmamıştı.''

'' Peygamberimiz (sav) bir bahçeye girmişti. Orada bir deve vardı ve Sevgili Peygamberimizi görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz deveye yaklaştı ve göz yaşlarını sildi. hayvan sakinleşti. 'Bu devenin sahibi kim?' diye sorarak ilgi gösterdi. Ensar'dan bir genç : 'o bana aittir ey Allah'ın Resulü' deyip ortaya çıkınca Hz.Peygamber onu payladı :
' Allah'ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun ? Bak! Bu bana şikayette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun.''

Sevgilimizin aleyhissalatü vesselam şefkatini,kuşatıcı merhametini görüyor musunuz ? O'nun güzel ahlakı ve mucizelerinden...Yine at,deve gibi hayvanların üzerinde karşılıklı sohbeti yasaklayan da O'dur. Bunun hayvanlara lüzumsuz yorgunluk olacağı endişesi...

Yine yuvadan yavru kuş almayı, karınca yuvası yakmayı ve açık arazide delik,çukur yerlere küçük abdest yapmayı yasaklayan da bu güzel merhamettir.

Kur'an- Kerim'de de 16 farklı hayvan isminin ve bazı hayvanların da sure adı olacak kadar önem verildiği ve tüm canlıların da ''birer ümmet'' olarak değer taşıdığı kaydını görüyoruz.

''Merhametli olanlara Rahman (olan Allah) merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da size rahmet etsinler.'' Alimlerimiz, yerde olanlar cümlesinden, Müslüman,kafir,hayvan-bitki her çeşit canlıdır; gökte olanlar ise bizlere dua eden meleklerdir diye açıklama yapmışlardır.

Bu hadislerden her canlının hayat hakkı olduğu, asla işkence yapılamayacağı,öldürülmesi gerekenlerin de eziyetsiz öldürülmesinin şart olduğu,yavrularının anne üzerindeki hakları, fazla yük vurulmaması,gıdaların tam ve zamanında verilmesi,temizlik ve bakım, yaratılışları dışında kullanmamak...gibi kaideler dinimizde büyük yer tuttuğu için söz gelimi Osmanlı'da hayvanlar için; Makamı Meşihatca, Kitabun Nafakat namıyle özel kanunnameler,yasalar vardı.

Dünyada insan hakları yokken O aleyhissalatü vesselam 14 asır önce hayvanların da haklarının olduğunu insanlığa öğretendir.

Hz.Enes (ra) gibi Peygamber aleyhissalatü vesselam'ın yakınında olan bir sahabi şöyle der:
''Bir yerde mola verince,hayvanlarımızın istirahatını (gıdalarını) sağlayıncaya kadar ibadet etmezdik.''

Yine bahsettiğim kitapta şu olay da muazzam altı çizilesi :

Süt veren hayvan sağımı konusunda Örneğimiz aleyhissalatü vesselam yaşı kadına bakın ne buyuruyor :
'' Oğullarına emret,tırnaklarını kessinler,böylece sağdıkları zaman hayvanları incitmemiş, memelerini kanatmamış olurlar.Yine oğullarına emret ki, yavruların gıdalarını iyi yapsınlar.''

Ey benim güzeller güzeli Peygamberim ! Onlar seninle yaşadılar ve bu engin şefkatini gördükleri için Anam babam sana feda olsun dediler, aşkla...

Yine kitaptan : ''Nebi aleyhissalatü vesselam, hayvanlara işkence yapanlara lanet etti ''

Öyle ki, yüze vurmak yalnızca insan için değil, hayvanlar için bile yasaklanmıştır.Artık dileyen bu riski göze alıp horoz dövüştürsün, hayvaları aç bırakıp eziyet etsin..!Söz konusu olan Peygamber laneti !

Yine hayvan kesmek için yatırıp,hayvanın gözü önünde bıçağını bileyen birini gördüğünde : ''Sen onu iki kez mi öldürmek istiyorsun ? Niye hayvancağızı yatırmadan önce bıçağını bilemedin ? '' diye ikazları bu merhametin, alemlere olan şefkatinin örneklerindendir.

Düşman eline geçecek diye hayvanların boş yere öldürülmesini, hayvanlara kızıp laneti de yasaklayan aleyhissalatü vesselam efendimiz; ''Haksız yere bir serçenin ya da en küçük bir canlının öldürülmesine'' izin vermemiştir.Hayvana sözlü hakaret bile yasakken, ya insanın insana hakareti..? 

At da aleyhissalatü vesselam Efendimizin çok sevdiği hayvanlardan olup, atı alnından ve sağrısından okşadığı, develeri ve küçük keçi ve koyunları okşadıkları;abdest alacakken abdest suyundan içen kedinin su içmesini bekleyip, aynı sudan abdest almakta bir beis görmediğinde soranlara;(su necis olmadı) ''kedi aile efradındandır,hiç bir şeyi kirletmez'' buyurmuştur. Bugünkü tıbbın asırlar sonra tespitidir ki, kedinin ağzında mikrop kırıcı özellik vardır. Ev içinde istenmeyen hayvanların başında köpek gelmektedir.Köpeklere ancak bahçeli evlerde,eve sokmaksızın bekçilik amacı ve av için izin vardır.

Çocukların kuş beslemesi, ruhları için sağlıklı bulunmuş ve kuşu ölen bir çocuğu aleyhissalatü vesselam Efendimiz bizzat teselli etmiş; kişinin, kedi, kuş,horoz cinsi hayvan edinmesini doğal bulmuşlardır.

İhtiyaç dışında avlanmayı ise onaylamamışlardır.

''Alemlere Rahmet'' olarak gönderilen Sevgilimiz -aleyhissalatü vesselam- özetlerle görüldüğü gibi hayvanlar alemine de rahmettir. Şehirleri bile incitmek istemeyen, yaratılmış ne varsa onların hayrı için nefes alan Sevgili Peygamberimiz-aleyhissalatü vesselamı- ne kadar az tanıdığımızın utancından gafil, elimizde hep şu bilinen yazarların ahiretimize zerre faydası olmayan romanları, kitapları ile zaman israfında ömür tükettiğimizi bir anlayabilsek, O'nu -aleyhissalatü vesselam- ve getirdiği dinimizi tanımaya,anlamaya ve yaşamaya azmederdik.














3 Aralık 2014 Çarşamba

kerem eyleyip bir lahza bakıversen...


Sözlerimi verdim yele,
Tavafından dönmediler...
Gözlerimi seline.
Adına tomurcuk tomurcuk yeşerdiler.
Ömrümü bir emele,
İdealim oldun,sevgilim ol, aşkım ol...
Sen varken söz de,şiir de kekeme..!
Kerem eyleyip bir lahza bakıversen şu aciz bendene.

27 Kasım 2014 Perşembe

sustuğum ne çok şeysin sen...





''Sustuğum ne çok şeysin sen...''
Boğazımda düğüm düğüm hecesin sen...
Gecelerimde yastığa dökülürken
Hasretlerce kıvrandığımsın sen...











20 Kasım 2014 Perşembe

Dua üzerine bir kaç not

Dua üzerine yerli yabancı pek çok kalem kitaplar yazmıştır. Bazılarını okumuştum.

Bahsettiğim gibi merhum Prof.İbrahim Canan hocanın Kütib-i Sitte Muhtasarı adlı eserini okumamı günlük olarak okumayı sürdüyorum.

Dua bahsine gelince, yakın çevreme nasıl dua ettiklerini sordum.


Ve onlara verdiğim ve naklettiğim bilgilerin özetini sizlerle de paylaşmanın faydalı olacağını düşündüm. Zira bildiğiklerimizi, başkalarının da bildiği zannı yanıltıcı oluyor ve bize göre basit ya da zaten bilinmesi zaruri gelen bilgiler, başkaları için hiç duyulmamış ve meçhul olabiliyor.İşte kitaptan özet bir kaç not :

* Bir adam dua eder, Aleyhissalatü Vcsselam Efendimiz, adam için ''acele etti'' buyurup o kişiyi çağırarak : '' Biriniz dua ederken, Allah-u Tealaya hamd-ü sena ederek başlasın, sonra Hz.Peygambere  Aleyhissalatü Vcsselam, salat okusun (yani en azından Allahümme salli ala seyyidina Muhammed desin) sonra da dileğini istesin'' buyurdu. (C.6.sh: 533)

* Bir başka nakilde de duanın Allah'a hamd, sonra Peygambere salavat'dan sonra yapılıp,(istenilen şeyler istendikten sonra) yine  Aleyhissalatü Vcsselam Efendimiz'e salat ile bitirilmesi tavsiye edilmektedir.

* Eskiler mektup yazarken, sohbete başlarken besmele,hamdele,salvele şeklinde özetlenen edebe son derece riayet ederlermiş.

* Dua eden kişin elbise, eşya ve yediklerinin mutlaka helal olması gerektiği gibi meselelere girmiyorum.

* Allah'ım şu şeyi bana ''dilersen ver'' demenin de hoş bir tavır olmadığı aynı kitapta kaydedilerek bunun kibir gibi bir kapıyı açacağı, duada ısrarlı olmanın hatta hadisle sabit en küçük bir ihtiyacı bile (ayakkabının bağı...) Allah-u Tealadan istemek gerektiği izah edilmektedir. (Hakkımda hayırlıysa ya da hayırlı eyle denilebilir)

* Dua bitiminde ''amin'' ile noktalamak.

* Günahların çokluğu kişiyi dua etme konusunda ümitsiz etmemelidir. Şeytan bile ilahi rahmetten kovulduğu halde dua ederek kıyamete kadar Allah'dan mühlet istemiş ve duası kabul gördüğüne göre; biz iman eden kusuru çok kulların, ümidi de çok olmalıdır. (sh:540)

* ''Ya zel celali vel ikram'' gibi, Allah'ı güzel isim ve sıfatlarıyla överek dua etmenin önemi.

* Duaya Allah'ın mutlaka icabet verdiği. Ya isteneni dünyada verdiği, ya da kul için hayırlı olmayacağından yerine sevap, ya da günah silinmesi, ya da cennette derece...Ama mutlaka bir cevap verildiğinden şüphe duymamak.

* Allah Teala kendisinden istemeyene gadap eder. (Tirmizi) 

* Dua ibadetin,kulluğun özü aslıdır. Aczi, kulluğu zayıflığı idrak ile el açıp, gönülden itiraftır.

*  Aleyhissalatü Vcsselam Efendimiz buyurdu : ''Kime dua kapısı açılmışsa,ona rahmet kapıları açılmış demektir....Kazayı (kader) sadece dua (ve sadaka) geri çevirebilir...'' (özetle sh: 514)

Süslü kelimeler seçimine gayret etmeden, samimi gözyaşlarıyla yıkanmış dualarda buluşmak dileğiyle, bereketli cum'alar olsun inşallah.



17 Kasım 2014 Pazartesi

Ülkelerin de kaderi vardır.


Yıllar önce kütüphaneme aldığım kitaplar içinde, en değerlilerinden, merhum Prof.İbrahim Canan'ın Kütib-i Sitte Muhtasarını (toplam 18 cilt)  günlük olarak her sabah okumayı sürdürüyorum.

6.cilt sh:496'da epeydir düşüncelerimde yoğurduğum, hatta hakkında biraz araştırma yaptığım halde dişe dokunur bir bilgi bulamadığım konuma ışık tutan, bendenizin fikrini destekleyen  iki paragrafı burada saklamak istiyorum.İktibasa girizgah olarak önce birkaç kelam eylemem isabetli olur.

Ülkelerin de kaderi vardır.Kur'an-ı Kerim, bize ''her şeyin bir kaderle'' olduğu bilgisini vermektedir. Hiç bir şey başıboş ve (şu çok kullanılan ) tesadüf eseri değildir. Kaderdir, tevafuktur. Zira Allah'ın bilgisi dışında yaprak kımıldamaz, buna iman etmişiz. Kaderin içinde kaderler vardır,yani kader bahsi sırlardan bir sır.Örneğin Samanyolu bir büyük  kader dairesidir, ama her yıldızın,gezegenin kendi yörüngeleri yani kaderleri vardır.

Evet ülkelerin de kaderi var, söz gelimi bir ülke işgal edilse, ülke halkı kendisini savunmak için gayrete gelir; aklı,danışmayı kullanarak, gereken her türlü çareye,tedbire başvurarak, Allah'a da dayanırsa, ilahi taktir kurtulmaları için yardımını gönderebilir.

Kurtuluş savaşında da böyle olmadı mı ? Nene hatunlar, Seyyid çavuşlar, imkansızlıkları fedakarlıklarıyla bertaraf ederek; topyekun bir milletin özü,simgesi oldular.Daha isimleri bilinmeyen binlerce kahraman ve işte bir millet.

Bir ülke dini yaşamak için gereklidir, der İslam ve ekler : Allah'ın hükmü uygulansın, diye vatan gereklidir. Amaç, gaye budur.Vatansa elbette devletsiz olmaz, devletse dinsiz olamaz... Hatta şöyle de formüle edebiliriz: Din için,devlet;devlet için de vatan lazım.

İçinde Allah'ın dini uygulanmayan bir yerin (dar), değeri de yoktur, orada yaşamanın anlamı da... Yaşamak zorunda kalınmışsa, yeniden aslına döndürme ümit ve çabası içindir, ya da hicret edilecek bir yer ya da imkan olmayışındandır.
Yoksa Osmanlı kuru cihangirlik, toprak kazanmak için ülkeler fethetmedi.Gittiği yerlerde insanlar (Allah'ın) adalet(iy)le yaşasın diye...Ve aldığı ülkeleri vergi karşılığında her türlü tehlikeye karşı korumak yükümlülüğü vardı.Kendi öz ülkesi gibi. Kimsenin de dinine,ibadetine, ''örtüsüne,şapkasına'' (!) kilisesine karışmadı, aksine alabildiğine din hürriyeti, can,mal,nesil,akıl emniyetinin garantisi, hamisi oldu. Olmak zorundaydı, zira İslam bunu istiyordu.
Bu özet girişten sonra bahsi geçen kitabı aynen aşağıya alıyorum. Akledenler bu makale ve iktibastan çok şey çıkaracaklardır ümidiyle:


''Hz.Ömer (radıyallahu anh) onun azil sebebini beyan etmez ise de, bu yüce halifenin, Halid İbnu Velid'i ordu komutanlığından azlediş sebebi ile alakalı olarak Taberi'de geçen beyanatı bu hususu aydınlatabilir : 'Ben Halid'i ona karşı olan kinimden veya onun herhangi bir ihanetinden dolayı azletmedim. Azledişimin sebebi başkadır. Kazandığı her zafer onun şahsi faziletlerinden bilinmeye başlandı. O, bu başarıların gerçek faili görülüyor, Allah unutuluyordu. Halbuki Allah, Müslümanlara bir zafer müyesser kıldığı zaman ona şükretmek gerekir, nankörlük değil. Ta ki yenilerini versin...Her zaferi Ondan (Allah'tan) bilmek zorundayız, ne Halid'den, ne de bir başkasından. İşte halk arasında çıkacak fitneyi önlemek için Halid'i azlettim.'

Bu rivayetin ışığıyla bakınca, Hz.Ömer'in, İslam ordusunun kazandığı zaferleri,komutanlardan bilerek,onları aşırı şekilde tebcile ve putlaştırmaya götürecek bir ruh halinin halk arasında hakim olmasını istemediği ve bu maksatla tedbirler aldığı anlaşılmaktadır.'' (Kütib-i Sitte Muhtasarını; c:6,sh:496 )




14 Kasım 2014 Cuma

Kendimizle barışık olmak


Zaman azlığından yine acele bir yazı olacak.

Çok popüler, modası geçmeyen deyimlerimizdendir:

Kendinle barışık olmak...

Ne demek kişinin kendisi ve dolayısıyla dünya ile barışık olması (böyle anlaşılıyor) ?

Bu anlayışta olanlar 1- Kendileri 2- Çevreleri, yaşamlarıyla; barışık geçimli insan tipini algımıza sunuyor, işliyorlar.

Bence yukarıdaki maddeler eksik. Ya Yaratıcı ? Allah ile barışıklıklığımız, diyaloglarımız ?

Maneviyatla barışık ve manen zengin olmayan biri, maddeten ne kadar varlığın şu dünyadaki emanetçisi olsa da, fakirdir. 

Peygamber sallallahü aleyhi vesellem Efendimizin arkadaşları, birbirlerine ''nasılsın'' diye sorduklarında, bizim gibi adet yerini bulsun kabilinden sormazlardı. ''Hal'' hatır sorarken, gözlerinin derinliklerine bakarak, Allah ile ''halin'' nasıl, kulluk yolunda gidişatın iyi mi, kalbine ait maneviyat ne alemde; tarzında sorar; ayrılırken de Asr suresini okurlardı. 

Bendenizin, şahsen, daimi bir şekilde kendimle barışık olduğum görülmemiştir. Belki ömürde kısa ve geçici ''anlar''... Ne zamanki, ölüm meleği bana korkutucu bir surette gelmez, ruhumu alırken cenneti de gösterir, kabirde  Sevgili Peygamberimi hürmetle zikrederim, işte o zaman kendimle barışık, sağımda açılan pencereden gideceğim yeri huzurla seyre dalar,şükre gark olurum.

Günahlara dalmış ve Allah'a isyan eden biri, sonra nasıl kendisi ile barışık olur buna hiç aklım ermez.

Felix Culpa, mesut, mutlu suç...İnsan idrakiyle, kendi vicdanını nereye kadar bastırıp, onun ve günah işleyeceği zaman alnın hizasında kanat çırpan meleğinin ''dur yapma,bu günah'' seslenişini duymayabilir ve kendisinden memnun, barışık olduğu vehmiyle, kendisini aldatarak, bizzat kendisinin katili olabilir.

Bugün ülkemizde, batıdaki hastalıkların,buhranların, psikolojik hastalıkların aynısı varsa ve artmaktaysa, bu, gerek fert planında, gerekse cemiyet planında Allah ile barışık olmayışımızdan ve yanlış reçetelerle, çıkmaz sokaklarda oyalandığımızdandır.

Benim kendimle barışık, kendimden razı ve memnun olmamın yolu, maneviyatımla, dinimle, Allah'ımla barışık, sürekli bir diyalog ve etkileşim içinde olmama bağlıdır. Bu birincil, hayati temel varsa, kişi o zaman ailesiyle, çevresiyle,ülkesiyle,kısaca yaşamla barışık ve huzurlu olabilir.

Bunun dışındaki her oluşum, her görünen tablo, sahtedir, geçicidir, aldatıcıdır ve bu tür insanların iç dünyaları dışlarının aksine haraptır. Gayesiz,amaçsız boşlukta bir yaşam biçimi. 

Vehb bin Münebbih Hazretleri :
''Kulun bir saat kendisini kınayıp azarlaması, yetmiş senelik nafile ibadetten 
onun için daha hayırlıdır.''demiştir. 

Ya bir ömür kendisiyle barışık olmayanlar..?

Hayat iman ve bu iman uğrunda mücadele,mücahede ve cihattır. Nefs dediğimiz egomuz,çevre putları,ideoloji ve izm'ler... Hepsi kendimizle barışık yani kendi özümüzdeki bize şah damarımızdan da yakın olan ALLAH ile barışık olmamıza engel, modernizmin seküler dayatmaları, beyin yıkama vasıtaları,perdelerdir.

Aslen Allah ile barışık,O'nun rızasına giden caddede yürüyor olmak bile bu barışıklığın tamamını sunmamalı insana; yukarıda da dediğimiz gibi kabre varana dek.(Otokonrol)

Kulluk planında, hep daha iyi olabilme savaşımını yapan bir insan, kendisi ile hem barışık hem de (nefsi ile) savaş halinde olacaktır.

Bir veli buyurur:

- Dünyada bir şeyi arayana şaşarım; nedir o diye soranlara:
- Rahatlık (mutluluk) der...

Huzur ve rahata, cennetlerde erişmek duasıyla Cum'amız bereketli olsun inşallah.

11 Kasım 2014 Salı

Allah rahatlık versin...


Gözler; en iyi gözler konuşur.

Hiç bir lisan, hiç bir şair ve edip, gözler kadar mahir olup, meramını anlatamaz.

Dil, gözleri görebilseydi; konuşmaktan utanır; donar kalır,kabiliyetini unuturdu.

Ayrılırken göz göze geldik.

Rahmet gibi, aynı anda gözlerimizde yağmur bulutları.

Süzülmesin diye gayretli bir tebessüm.

Yürekten, öyle tatlı şeyler söyledi ki, kurşun olsam, altın olsam, erirdim. Ama adına insan denen bir canlıydım, eriyemedim, sadece hüzzam makamında hüzün nehirlerinde yıkandım.

İki elimle, gözlerine ve yüzüne bakarak; veda busesi gibi, binler kokulu buse kondurdum o nur çehresine.

Sabaha çıkarsam, sabaha çıkarsa; tekrar tekrar görmek için dua ederek; olur da göremezsem diye yüzünü okşayarak ve tekrar öperek:

- Allah rahatlık versin, iyi geceler annem, diyerek yanından ayrıldı bedenim.



10 Kasım 2014 Pazartesi

Gripin - Vazgeçtim Ben Bugün


Uzun bir aradan sonra windows 7 ye ancak eski 2010 (Windows Live Movie Maker ) sürümü yükleyerek bir video daha yaptım, acizane, naçizane...
Boş insan işi diyeceğim, alınan dostlar olacak; zaman hırsızı, ömür sermayemiz çok ya...
Bir de cennette sıkılmaz mıyız diye aptal sorular sorulur, sanki burada sıkılmaya zaman bulabiliyoruz da; ve sıkılsa da kimse ölmek istemiyor (genelde yani)
Neyse boş zaman hobisi bir video daha işte.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Dünkü şiirimin videosu

Sensizlik bana yaramıyor bir tanem.
  
Yazdığımı  telefonuma  fon eşliğinde okumuştum,  uzun bir aradan sonra video da yapmış oldum.Keyifli dinlemeler, huzurlu hafta sonları.

7 Kasım 2014 Cuma

sensizlik bana yaramıyor bir tanem.


Sensizlik bana yaramıyor bir tanem.
Sen yokken gönlümdeki yorgunluklar çoğalıyor.
Bir sis perdesi,derin bir atalet,
Berduşu oluyorum,dolaşamadığım kaldırımların.
Sensizlik beter bir şey..!
Düzensizlik sarıyor çepeçevre ruhumu.
Pranga üstüne pranga,
Ellerini arıyor üşümekle solan ülkem.
Menfur bir cinayete kurban veriyorum hayatımı!
Duvarlar sanki alay ediyorlar kimliksizliğimle.
Boğuluyorum,arıyorum,ağlıyorum..!
Düzenim senmişsin, bir kere daha anlıyorum.
Sensizlik bana yaramıyor sevgilim...
Kalbim ağrıyor,bebeler gibi erkenden saklanıyorum yatağıma.
Belki gelir de, seversin beni diye rüyalarımda.
Uyuyorum sana,güllerle avuçlarımda.
Sensizlik bana yaramıyor sevdiğim...
Kendim bile kendime hükmedemiyorum sen yokken.
Savruluyorum, neredesin ? 
Sensizlik bana yaramıyor sevdiğim...


3 Kasım 2014 Pazartesi

sevmekten güzel ne var ki ?

Seviyorum sevmeyi,elimde değil,
Ne kadar incinsem de...
Bir ''an'' kadarlık ömürde,
Sevmekten güzel ne var ki..?

Seviyorum; kedileri, kuşları,düşen yaprakları,
Cıvıl cıvıl kuş seslerinde ilkbaharı,
Can yakan deli bakışları.
Batarken güneşle, kızılca akşamları...

Seviyorum, imkansızı sevmenin ıstırabını,
Güzel huyu ile güzelliği artan kadını,
Kar kokusunu, yakan nefesteki sarhoşluğu,
Ve seviyorum doyamadığım İstanbul'umu...









2 Kasım 2014 Pazar

her nefeste nefeslerim azalıyor...

Her nefeste,nefeslerim azalıyor...
Ben azalıyorum,
Ben toprağa akıyorum!
Sağanak yağmurlarda yıkanıyorum!
Sonra, dikili bir mezar taşı oluyorum!
Her nefeste senden uzaklaşıyorum! 
Ve her nefeste ölüme koşuyorum!
Artık, sen, nefesim olamıyorsun!
Yalnızca ardımdan bakıyor, 
Tutamıyorsun...
Her nefeste ölüyorum...
Her nefeste daha çok özlüyorum...



31 Ekim 2014 Cuma

Kasîde-i Muhammediyye (sav)

Mevlana Halid-i Bağdadî (ks) hazretlerinin, Medîne-i Münevvere'ye kavuştuğu zaman, Fârisî olarak yazdığı ''Kasîde-i Muhammediyye'' (sav)'den bir bölümü ruhlarımıza şifa ve son nefes dermanı olması niyetiyle sunuyorum :

“Gül, rûy-i Muhammed’e gıpta eder ( aleyhisselâm ).
Kokumu, O’nun terinden aldım der...

Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın.
Görmüyor birşey gözüm, her an hülyanla aklım!

Sen “Kabe Kavseyn” şahı, ben ise azgın köle,
Sana konuk olmayı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalpler dirilttin,
Sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım.

İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın.
Bir damla lütf et bana, derde devasız kaldım!

Herkes gelir Mekke’ye, Kâ’be, Safa, Merve’ye,
Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.

Dün gece, bir rü’yâda, göklere değdi başım,
Kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım.

Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!
Şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:

“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
Bir damlacık umarak, ihsân deryana vardım.”

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim.
Çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!

Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,
Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.

Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı.
Uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim.

Dertlilere tabipsin, ben ise gönül hastası,
Kalp yarama deva için, kapını çalmağa geldim.

Cömertlerin kapısına, bir şey götürmek hatadır.
Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeye geldim.

Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,
Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.

Temizler elbet hepsini, ihsân deryandan bir damla,
Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânân!
Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan!”




29 Ekim 2014 Çarşamba

ellerin

Karşımda duruyorsan,
Bana bakmasan da, gözlerinde;
Sınırlarıma girdiysen eğer; ellerinde,
Yaşarım seni...
Ruh; seste, gözlerde ve ellerdedir.
Özel sesli ve güzel gözlü kadınları keşfetmek zor değildir.
Senin ellerinde gizli, ruhunun gizemi.
Acemiliklerin, sevilerin ve söyleyemediklerinle,
Sanki ruhumun sokaklarında raks ediyorsun.
Ben piyano, sen usta bir piyanist gibi,
Tuşluyorsun ne kadar zayıflarım varsa...
Vuruyorsun tam ortasından sevgiye aç muhtaçlıklarımın,
Dokunduğun tenim mi, ruhum mu bilemedim.
Dilsiz olsaydın, parmakların konuşurdu benimle,
Gözlerini göremeseydi gözlerim,
Sözlerin en etkileyicisini dökerdi ellerin, ülkeme yine de...
Ellerin, yaralarıma derman ellerin,
Ellerin, aşk kâsesinden şarap sunan saki...
Ellerin, bir çocuk yumruluğunda.                                
Sanki bir saksıda iki gül dalı ellerin.







27 Ekim 2014 Pazartesi

Bir an gelecek...

Bir gün, bir an gelecek benim de (nasibimde varsa tabi, boğulup kaybolanlar da var) böyle bir dikili ağacım yerine dikili taşım olacak. Belki sonradan biri ağaç da diker...

Garip, pek çok insan için kabullenmesi zor ama işte biz buyuz, ölümlü...
Şu dünyadan kimler gelip geçmiş ve çoğu da unutulmuş.
Nedense insanda bir de sonradan hatırlanmak, unutulmamak isteği var.
Bende de var mı, pek emin değilim, esaslı bir şekilde bunu sormadım sanırım kendime.

Blogumu çok seviyorum.
Yorumlara kapalı ve faceler gibi beğene de tıklanmıyor ya, sanki kimseler beni görmüyor, okumuyor hissiyle biraz daha rahatım burada. (Eskiden daha rahattım, o zaman bu kadar ünlü değildim :) Şimdi yakın dostlarım, aile eşraf da biliyor burasını. )

Evet ne demiştim, blogumu çok seviyorum.
Uzun bir zaman (mesela aylar geçtiği halde yazmıyorsam) ya teknik bir problemden dolayı bloguma giremiyorumdur (ki siz öyle bilin) ya da öteye biletim çoktan kesilmiş, imamın kayığında yolculuk sırası bana da gelmiş demektir.
Bir ara şöyle düşünmüştüm : Bendeniz ölünce, bir yakınım merak edenler için son kez fotoğraflarım eşliğinde ölüm haberimi yayınlayacaktı, ama bu fikrimden de vazgeçtim. Birilerini üzmeye gerek yok. Herkes artık yazmayı bıraktı ya da blogunda teknik sorun var galiba deyip geçip gitsin daha iyi.

Mezarlıkları da çok seviyorum.Geçenlerde dedemlerin mezarında tadilat için sık sık bulunmuştum. Bunu bir kez daha fark ettim. Evet ben mezarlıkta olmayı seviyorum. (İnsan gideceği yeri sevmeli).
O kadar duru, samimi ve riyasızki mezarlıklar...

Bu dünyada çok zengin olmak büyük dert bence, insan ölmek istemez, dahası ölümden tiksinir.
Bir yolcu bir ağaç altı ve kısa bir mola diye bakarsak, ruhumuz da rahat eder.Ve tabi dünya malından ihtiyaç fazlasını edinmemek. (İhtiyaç gerçek anlamda nedir, bu da ayrı bir konu.)

Ardımızdan fatiha okuyacaklar çok olmaz bizim gibilerin, yarın için bu an ne yaparsak önden, o var.

Büyük bir merak içindeyim, ölüm hadisesini nasıl yaşayacağım..!




25 Ekim 2014 Cumartesi

Mutlu şiir yoktur



Hani Nazım Hikmet : ''Sen Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? '' demiş ya.


Nazım Hikmet sordu diye, genel olarak doğru kabul etmiş ve üstünde düşünmeye gerek duymadan ''yapılamaz'' sananlarımız olmuştur. Dino gibi bir ressam bu soruya tablo ile cevap vermek yerine şiirle cevap vermiştir. 


Pekala mutluluğun resmi yapılabilir ve (zaten Dianne Dengel  örneğinde olduğu gibi) yapılmış da. Bir çok tabloda bunu  görmüşüzdür. Baktıkça içimiz açılmış, keyf almışız ve şimdi bu tabloda olmak vardı diye iç geçirerek hayıflandıklarımız olmuştur.Günümüzde mutluluk veren fotoğraflarsa hepimizin malumu..


''Mutlu aşk yoktur sevgili'' demiş ya Louis Aragon, mutlu şiir yoktur aslında. Bunu da bendeniz demiş oluyorum. Lütfen kayıtlara geçsin (tebessüm).


Öyle ilkokul kitaplarında ''uçuşsun kelebekler, koşalım çoşalım,'' ya da ''bugün 23 nisan sevinç doluyor insan''dan öte değildir mutlu zannedilen şiirler.Çocukça ve çocuk avutmacası...


Mutlu şiir yoktur, zira şiirin mayası hüzünle yoğrulmuştur. İnsan, toprak ve ölüm ilişkisine benzer bir şey. Hüzün, keder, gam, yazdırır insana şiiri, şarkı sözlerini ve söyletir türkülerini, şarkılarını.


Bakın mesela yukarıda şarkı dedim, şarkı için aynı şeyi söyleyemem; mutlu, şen şakrak şarkılarımız türkülerimiz vardır, ama mutlu şiir olamaz, var diyenlere o ''şiir'' değil, başka bir şeydir derim.


Şiir; aşkı, hasreti, ayrılığı, aykırılığı,imkansızı...kısaca ateşi kor gibi barındırır içinde.


Şiir; ölümlü olan insanın, hakikati didiklerken döktüğü gönül yaşlarının harf harf, hece hece, dize dize, mısra mısra kağıtlara düşmesidir.


Şiir; 
cennetlerden, yeryüzüne sürülmüş insanın, Allah'ın gurbetinde,  topyekun acısıdır.

Bendeniz, huzurluyken ( birileri mutluyken diyor ama bilenler bilir, mutluluk an'larla kayıtlı ve geçiciyken, huzur daimidir derim) şiir yazamam.  İlle yazmak için kendimi zorlarsam, ya da yazmayı özlemişsem, fonlar, şarkılar dinlerim. Tulumbamdan su almak için, önce bu metodla su dökerim.


Çok şükür mutlu bir evlilik yaptım ve bu sebeple eskisi gibi şiir karalamak neredeyse imkansız oldu. ( Bana şair diyenlere hep derim 
ille bir şey diyecekseniz belki yazar, yazar deyiniz, yazıyorum ya ondan, vasat yazar )


Yazımı bitiriyorum :


''Mutluluğun resmi vardır Nazım, 
Başarabilirsen şiirini yazmalısın...''