31 Temmuz 2015 Cuma

Uzaktan sevmek nedir?


Veysel Karani hazretleri gibi,mana aleminde aşık olduğuna yanmaktır çöller dolusu...

Kapısının eşiğine gidip de anne sözünü çiğnemeden seller gibi ağlayıp,hıçkırıklarla kumlarda güller bitirmektir...

Hane-i saadete geldiği anda huş-u cüruş ile : ''Burada Rahman'ın kokusu var'' demektir,uzaktan en yakınca sevmek...

Onu gören gözü,göz yaşından ileri,gönülden öpmektir, kokusunu içe çeke çeke ve sonra Hırka-i şerifini hediye göndermektir ardı sıra...

Uzaktan sevmek, şu zamanda Ol Resulü (sav) cismen görmediği halde, gece rüyalar dolusu görüp,katıla katıla ağlamaktır hasretten...Benden sonra beni görmediği halde beni sevip izimde olacak kardeşlerime selam olsun demektir...

Uzaktan sevmek; Allah'ın veli kulunun kürsü de aşktan söz ederken, mübarek eline konup oracıkta can veren bir kuş olmaktır.

Uzaktan sevmek,mekân olarak uzaklarda ama ruh olarak en yakını yaşamaktır.

O'nun (sav)  karpuzu ne şekilde yediğini bilmediğinden bir ömür karpuza göz değdirmemektir.

1400 yıllık mesafede, Uhud anıldığında dişlere sancı,Taif denilince ayaklardan gönle kan düşerek,
''fedake ebi ve ümmi Ya Resulallah sav''  Anam-babam sana feda olsun Ey Allahın Resulü diyerek,O'nun için dünyadan vazgeçmektir.

Uzaktan sevmek;gece dünyaya yumulan gözleri,O'na (sav) açabilme hülyası ile yastığa iki damla göz yaşı ekmektir...

Uzaktan sevmek belki Hz.Vahşi (ra)'nin derin pişmanlıkla,sütunlar ardında katıla katıla içe ağlayarak,''zeytin karası'' gözlerle temas kuramadan, büyük yaralamaya rağmen ilahi taktir eseri olarak yine de Müslümanlık nimetinin bahşedilmesinin şükründen acziyet içinde haşyeti yakalamaktır.  

Uzaktan çok yakın sevmek, bir güle, kelebek kanadına dokunur gibi dokunurken, kimselere belli etmeden salavatlarla O'nun elini öpüşteki haleti ruha çekiştir belkide...Bir yudum teselli olsun diye...

Ve uzaktan sevmek,can verecek kadar divane olduğu halde; sükûtun dipsiz kuyularında, dili lâl eyleyip,hayâ renkli aşkından zerre ipucu vermeyip,şehit olarak ölmektir.

Seven sevdiğine öykünür, sevdiğini tek lider,tek önder,tek rehber bilmenin ötesinde;sevdiği gibi yaşama gayretinde olur. Dilimizde olanın olmasının bile şu  zulmet zamanda cana nimet ve fakat eyleme,yaşama dökülmemiş,nefsani zayıflıklar derekesinden sıyrılamamış, yalnıza ''Kişi sevdiğiyle beraberdir'' müjdesinin kapı eşiğine sığınmışlıkla Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed, sonsuz zerreler adedince... 
________________________
Sevmenin ne olduğunu bilmeyen Murat'a bu tür şeyler yazdırıp,riyakar etmeyin bari...



30 Temmuz 2015 Perşembe

kerevet


Belki de başka iklimlerin insanlarıydık biz.
Belki de olmazları oldurma hayali,
Böylesine yordu gönlümüzü.
Bu masala inanmak istedik,
Derken, sen ermiş ol muradına,dualarımla, 
Ben çıkayım hüzün kerevetine...



29 Temmuz 2015 Çarşamba

yorgun...


yorgundum,
yorgunluğundan tuttum.
yorgunluğuma tutundun.
yokuş bitti dedim,
inişte bıraktın!
yuvarlandım !
kalakaldım,
afalladım..!
yapacak bir şey kalmadı diye,
yalvarmadım...
ardın sıra,
sessizce ağladım!




28 Temmuz 2015 Salı

Amin.


En son ekranlardan yüreklerimize yangın gibi düşen binbaşımızın,eşi ve kızı yanındayken kalleşçe şehid edilişi haberine eklenen aşırı sıcakla zoraki uyudum.

Çözüm süreci daha başlarken,başarılı olacağına inanmamıştım.Belki bunu başlatan irade de inanmıyordu ama denemek zorundaydılar,bir süre şehit haberleri yaşamadık.

Ne isterlerse istesinler,verilmiş olsa bile,İsrail projesi olan Türkiye Kürdistan'ı hedefine varıncaya kadar asla kan dökmekten vazgeçmeyecekler ve kendileri için açılan her hürriyet alanını silahla dolduracaklardı.Öyle de yaptılar.Silahlı güçlerini ülke dışına çıkarma sözünü de tutmadılar.

Nihayet vaat edilmiş topraklar adımında Büyük İsrail aşamasında, Kürdistan kolay lokma olacaktı.Klasik parçala-böl-yut.

Bu tür konulara kolay kolay girmediğimi takip eden dostlar bilir. Bir şey zaten herkesin malumu: Çakallar puslu havayı sever.İstifa etmiş ve yenisi kurulana kadar emaneten iktidarsız geçiş hükûmetinde Türkiye düşmanları hep birden azgınlaştı.

Neymiş seçmen şu mesajı vermiş,biraz dozu kaçırmışmış. Kimse seçmen bu defa halt etti diyemiyor,işte şehitler,işte altüst olan piyasalar,işte bozulmaya başlayan ekonomi. Seçmenin bir kısmına rahat dokundu ve istikrarsızlığa oy verdi,sonucuna hep birlikte katlanıyoruz işte.

Bir başka konu da; şu Arap baharı masalı. Mesela zalim Saddam,Kaddafi ve Esad'in güçlü olduğu zamanlarda en azında devlet otoritesi ve ülke bütünlüğü,istikrar vardı. Örneğin Suriye'de devlet eskisi gibi güçlü olsaydı,iç savaş yaşamasaydı,güneyimizde hiç bir örgüt burnumuzun dibinde olmayacak ve koridor moridor söz konusu olmayacaktı.Bu açıdan Türkiye'nin Suriye politikası,iktidarın yanlışlarından olmuştur,kendi ayağına sıkmak gibi. Erdoğan'ın danışmanları onu yanılmışlar,muhaliflerin desteklenmesi durumunda 3-5 ayda Esed zaliminin devrileceğini söylemişlerdir.Ve Esed onaylanmasa bile, böyle açıktan düşmanlık ilan edilmemeliydi. Şimdi Suriye de,Irak gibi belirsiz bir geleceğe doğru gitmektedir.

Mısır başta olmak üzere, zalimlerin gücü bilindiği halde,kalkışmak,sokaklara dökülmenin ötesinde,ele silah alıp iç savaş çıkarmak ne derece akılcı bir eylem ve ne derece İslam fıkhına uygun?

Fitne zamanı evlere çekilmek emredilmiştir,bile bile pisi pisine sokaklarda intihar etmek değil.

Allah'ım !

Etrafımızı saran ve şehitlerimizin sevdiklerinin yüreklerine düşen bu ateş çemberinde ateşi ''berden ve selamen'' eyle. Başta ülkemiz ve İslam coğrafyasına ateşi,serinlik ve selamet (zarar vermez) eyle. Amin.



25 Temmuz 2015 Cumartesi

keşke...


keşke,
her şeyi yapsaydın da,
şiirlerimi öldürmeseydin...
sen beni 
şiirlerimden vurdun.
artık ne bir umut,
kalmadı bir avuntum...
yaprak yaprak döküldüm,
vakitsiz öldüm !
şimdilerde karaladıklarımsa,
ruhumun atıklarından başka bir şey değil...






24 Temmuz 2015 Cuma

Çocukları ağlatmayın !


Çocuklar ağlamasın,çocukları ağlatmayın..!

Bizim coğrafyamızda çocuğa,batılının köpeği kadar değer verilmiyorsa;

Bizim coğrafyamızda,yurtlarından edilmiş,savaş masumu canlara hor bakılıyorsa...

Bizim coğrafyamızda,mendil satıp evine ekmek götürmek isteyen çocuklar utanmazca,acımadan dövülüyorsa;

Bizim coğrafyamızda,kadınlar kocaları tarafından şiddet çeşitleri içinde inletilip,boşandı diye de öldürülüyorsa,

Bizim coğrafyamızda,böylesi hadiseler vak'a-i adiyeden sayılıp geçiştiriliyorsa,

Ey adına Müslüman,İslam denilenler,bu ismi hak ediyor musunuz, bir kere daha düşünün demeyeceğim, zira düşünebilseydiniz bu fotoğraf ve benzerleri bu coğrafyadan 1400 sene önce sürülmüşken, sizler onu hunharca hortlatmazdınız !

Suriyeli küçüğüm bizi affetme !

23 Temmuz 2015 Perşembe

ayaz vurmuş...



Kış ayazında sokak ortasında kalmış bir kedi gibi ruhum.
Hangi kapı açılıp,içeri alsalar,itiraz edemeyecek kadar zayıf düştüm.
Ayaz vurmuş canıma;sen mi, bilemem ölüm mü yetişir imdadıma !
Hiç böyle üşümemiş,böyle donmamıştım;ağlıyorum bugün...

22 Temmuz 2015 Çarşamba

sevme beni...



Sevme beni,ben geceyim, sen güneşsin.
Sevme beni,ben basitim,sen eşsizsin.
Sevme beni,pişman olursun,yorulursun.
Sevme beni,sevsem de gelemem,dağılırsın.
Seveceksen de sus hep böyle uzak kalalım... 


18 Temmuz 2015 Cumartesi

Akide şekerleri


Akide şekerlerinin bizim çocukluğumuzda ayrı bir yeri olmuştur. 

Hayat şekerlerini pek sevmezdim onlar dişe yapışır uğraştırırlardı.

Mis bonbonlar da lüksümüz sayılırdı.

Yine akide şekerlerine dönersek;

Osmanlı döneminde yeniçerilere ulufe dağıtımda verilirmiş.Tatlı yiyelim,tatlı sözleşelim babında. Akidenin bir sözlük anlamı sözleşme demek, malum ve dini literatürden gelir, akit,anlaşma,misak,kalu bela, ruhların topluca Allah'a söz vermeleri,dünya hayatında kulluk yapacaklarına dair.

Bu kısa parantezden sonra,yine şekerlere dönersek diyerek tebessüm ediyorum.

Rengarenk şekerleri hep gökkuşağının maddeye indirgenmiş haline benzetirdim.

Çok kırmızı olanları acımtırak olurdu, baharatımsı, severdim.

Kahverengi köşeli olanlar. Sütlü kahveli...

Limonluları ayrıca sevdiğimdi.Sarı sarı çil çil altın gibi.

Ama favorim fındıklı olanlardı.(Dondurmada da fındıklı olan haselnus yanında çilek güzel olur ama bu dondurmayı yurt dışında tüketmelisiniz.Hele ülkemizde marketlerde satılanların yalnızca adı dondurma,kilo alalım diye.)

Ne diyorduk, fındıklı akide şekerlerinde kalmıştık en son.

Kıtır kıtır dönemine geçmeden,evirip çevirip,bir o yanakta, bir bu yanakta diş şişmesi gibi oynadıktan sonra,filmin en lezzetli kısmına varırdım. Şeker kırılıp fındığa karışınca,Ağrı'nın zirvesine varmış olurdum.(Sanırım gıda üzerine ikinci kez yazıyorum.Mide şehveti diyoruz biz buna.Sandığımız gibi yalnızca cinsellik şehveti yok be çocuğum.Öyle adamlar var ki, yemek işini özel şova,mizansene çevirerek yapmayı zevk edinmişlerdir. BED diye kısaltılmış bir hastalık türü,bir de yeme bozukluğu bulimia nervosa var o da başka..Bu arada ramazanda 3-4 kilo vermişim,demek bir kişilik oruç tutup,iki kişilik iftar sahur yapmamışım,aferin bana.)

Akide şekeri diyorduk, parantezlerle yazı bölündü durdu.

Bir de dizi dizi kavanozlar içindeki görüntülerinin göze verdiği o eşsiz manzara ile şekerci dükkanındaki şeker kokusu,en değme parfümlere taş çıkarırdı. 

Kavanoz demişken, bu şekerlerin kavanozlarında dahi ayrı bir asalet vardır,hele cami kubbesi gibi kapaklarıyla, yeme de yanında yat budur işte.

Gençliğimde bir ara şekercide çalışmıştım.(Yine gencim de o zaman daha taze gençtim.) Akide şekeri bile yapmıştık,sıcak yumuşak halinde makasla keserdik, parmaklar nakavt tabi.Ne kadar ilkel gelmişti bana bu yöntem,belki de hala aynıdır. Hele kış helvası kazanının içine bilmem kaç derece sıcakta ellerinizi sokup, helvayı yoğurmak yok mu, resmen cehennem azabıydı ve tabi bendeniz bu işe ancak üç ay dayanabilmiş ve kirişi kırmıştım. Bu narin kız gibi eller helva kazanında harap olacak eller miydi, kalem tutmak varken.

Akide şekerlerini hep sevdim.

Yok yok uzun süre tüketmedim,çok şükür dişlerim hala orijinal olarak benim. 



17 Temmuz 2015 Cuma

Bugün bayram.


Zaman ahir, yani dünya ömrü açısından son zaman dilimi.

Bu zamanda yukarıda geçen Hz. Ali (ra) Efendimizin hikmetli sözüne uygun yaşamak, sanıldığı kadar kolay değil.

Hele günümüz insanının dedikodu,su-i zan, tecessüs,yalan,iftira,yok yere yeminden, namazsızlığa kadar geniş bir yelpaze içinde nefes aldığı düşünülürse.

Hepimiz günahkarız, günahkarız diye de, ipe un serecek halde olamayız. Güzellikleri elimizden geldiğince yapma,kötülüklerden de kaçınma çabası şart.

Ahir zaman Müslümanlarının birincil meselesi ''ahir zamanda iman elde ateşten kor gibi olacaktır...benim yoluma (sünnetime) sarılana yüz şehit ecir verilecektir.'' mealli hadislerin ışığında sözü şuraya getirmek istiyorum:

Bu zamanda ilk ve en önemli ödevimiz Allah katında geçerli iman akidesini öğrenip, muhafaza etmektir. Nelere iman etmek, neleri reddetmek zorundayız...

Allah için sevmek ve Allah için nefret etmenin Müslümanın hayatındaki önemi gibi, pek çok akaid ve ilmihal bilgisi olmaksızın o bayrama erişmek mümkün değil.

Bu kısa hatırlatmadan sonra, Mübarek Ramazan-ı şerif bayramınızı (şeker değil şekerim Ramazan-ı şerif ) en samimi dilek ve dualarımla tebrik eder,öteye geçiş anımızın bayram sevinci içinde olmasını Mevlamızdan niyaz ederim.Dualaşalım.







16 Temmuz 2015 Perşembe

akşama dizilen yollar


 akşam çöktüğünde hazanıma,
kuşların hepsi çoktan dönmüş olurlar yuvalarına.
bir mum ışığı gibi titrek ruhumla,
son bir umutla bakarım yollarına...








15 Temmuz 2015 Çarşamba

Demek gidiyorsun öyle mi ?


Demek geldin gidiyorsun öyle mi ?

Sormaya cesaretim yok,biliyorum bu yıl da kadrini bilip,hakkınca seni ağırlayamadım...

Gafletim yine mazeretim oldu...

Gönlümdeki hürmeti bir aycık olsun hayatıma hakim kılamadım.

Demek gidiyorsun öyle mi ?

Beni affedecek misin, mazur görecek misin ?

Yaramaz ama gönlü güzeldi der misin ?

İyilerden olduğuma  şefaat eder misin ?

Bir kırıntı göz yaşıma samimiyet notu verir misin ?

Gitme,sensiz ben vahşi oluyorum..!

Gitme, sensiz ben öksüz,ben yetim kalıyorum.

Elimden tutmuştun,sürünürken vakarlıca yürümeyi göstermiştin.

Kainata duru bir gönülle bakmasını senden öğrenmiştim.

Beni bana bırakma !

Gitme...! 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

ah etti kalbim..!


Bir ney sedası gibi aksın sesin,
Gir kanımdan özge, ruhum senin...
Aşka açılan ummandır gözlerin,
Silinse ismim,bağışlasan da rengin.
Ihlamur gibi mi, güllerin fendi misin ?
Bu sarhoşluğum nereden gelir ?
Ah etti yine hasretinden aşina-i kalbim,
O benden ar eyledi, feryadım deldi sinemi.
Bir lahza nazar eylesen, zati kölenim.
Gündüz gaflet-i beşer,gece hicretindeyim...
Gerçi sermayesiz ticarete talibim !
Cemalinde bir tomurcuğa can derdindeyim!
Şol buyurdun: Kişi sevdiğiyledir her dem,
Yusuf'un kuyusuna düştüm tut desem ellerimden,
Kirli demez, asa-yı deryan ile kerem eyler misin ?
Çektiğim nefsim,hasretim gül kokulu nefesindir.
Cism-i pakin olsun son demimde hep bunu dilerim.















12 Temmuz 2015 Pazar

tez olun !

Yine Mavi Defterimden bir yaprak. Burada saklamak istedim. Sanırım en az 20 yıl kadar eski.
Kısacası eskiyoruz,defter aralarına sıkışmış yapraklar misali...






11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kıble

''Biz senin yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Şimdi seni her halde hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescid-i harâm tarafına (Kâbe semtine) çevir. (Ey mü'minler) siz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün.'' (Bakara suresi:144)

Namazda, her uzvunu, gücün yettiği kadar, kıbleye karşı bulundur! (Hadîs-i şerif-Mektûbât-ı Rabbânî)

Sizden biriniz abdest bozarken kıbleyi karşısına veya arkasına almasın. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

Namazın şartlarından biri de kıble cihetine dönmektir. Kıble, Mekke şehrinde bulunan Kâbe'dir. Namazda Kâbe'ye karşı secde edilir. Kâbe için secde edilmez. Allahü teâlâ için secde edilir. (Muhammed İznikî)

Kıble, Kâbe'nin binası değildir, arsasıdır. Yani yerden Arş'a kadar, o ilahi nokta,alan,merkez kıbledir. Bunun için kuyu ve deniz dibinde, yüksek dağların tepesinde, (uçakta) bu cihete doğru kılınabilir. Hacı olmak için de, Kâbe'nin yapısına değil, o arsaya gidilir. Başka yerlere giden hacı olmaz. (İbn-i Âbidîn)

“Kıble” lûgatlarda kelime olarak, yön ve yönelme demektir. İslâmî fıkıh lisanında ise kıble, Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri Kâbe yönünü ifade eder.

Görülmesi halinde kıble, doğrudan Kâbe’dir. İslâm âlimleri bu hususta sözbirliği içindedirler.

Kâbe'nin görülmemesi durumunda  İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye (rh.) göre esas olan Kâbe'nin bulunduğu yöndür. Namaz kılan Müslümanın Kâbe yönüne durması yeterlidir. Çünkü özellikle uzak mesafelerde Kâbe'yi tam karşıya alabilmek mümkün değildir.

Zaten ayet-i kerime de ''Mescidi haram tarafına'' buyurarak Müslümanlara büyük kolaylık ikram etmiştir.

Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır. Herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerli değildir. Kıbleye yönelerek namaza duran kişi daha sonra yönünü değiştirirse namazı bozulur. Yalnız yüzün kıbleden çevrilmesi ise mekruh olmakla birlikte namazı bozmaz. Kıblenin kesin biçimde bilinmemesi durumunda namaz kılacak kişinin kıbleyi tesbit etmek için araştırma yapması gerekir. Gerekli araştırmadan sonra kıble olarak belirlediği yönde namazını kılar. Bu durumda yön yanlış bile olsa namaz geçerlidir.

Ancak namaz sırasında yönünün yanlış olduğunu öğrenirse kıbleye yönelmesi gerekir. Araştırma yapılmadan kılınan namazda yanlış yöne durulduğu anlaşılırsa namaz yeniden kılınır.

Araba, vapur, tren, uçak gibi ulaşım araçlarında namaza başlanırken kıbleye dönülür, aracın hareketi sebebiyle kıbleden sapılması namazı bozmaz.''

*

Yukarıya aldığım bilgilerin üzerine bendeniz de bir iki şey ilave etmek isterim.

“Kıble” lûgatlarda kelime olarak, yön ve yönelme demektir.Bilgisi geçti.Bunu unutmayalım  ve şimdi bir  hadis mealine geçelim.

Sevgilimiz (sav) buyurur ki : "İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki; kaygıları kursakları, şerefleri malları, kıbleleri kadınları olacak. Dinleri de altın ve gümüşleri olacaktır."

''... kıbleleri kadınları.''

Kıble neydi, yön,yöneliş,istikamet. Demek ki modern zamanlardaki Müslümanın kendisinde kıble/yön sorgulaması yapması kaçınmaması ve ihmal etmemesi gereken en önemli meselesi olarak karşımızda durmaktadır.

Yalnızca inandım,iman ettim, Müslümanın demek yetmiyor.İnsanlık tarihi hak-batıl savaşı/mücadelesi olarak özetlenebilir. Bir yanda Allah'ın adaleti yanlıları,diğer yanda heva ehli.

Kıblesi Kâbe olanlar, Hira dağının çocuklarıdır. Bu bir bakış,hayat nizamı,yaşam tarzının temelidir.
Kıblesi Kâbe demek, Yüce İslam şeriatinden ve düzeninden yana oluştur. Yani Allah'ın Peygamberinin (en güzel selam O'na olsun) davet ettiği düzene,şeksiz,şüphesiz,garazsız,ivazsız,itirazsız,iman tahtında teslim olduktan sonra; bu iman ettiği hakikatlerin Allah'ın arzında hakim olmasını -en azından-istemek ve bunun için çalışmak,hayatı düzenlemektir.

Kıblesi doğru istikamette olanlar, haşr sabahına mutlu bir sevinçle uyanacak olanlardır.

Kıblesi Kâbe olanlar, Allah'ın hoşnutluğuna erecek olanlardır. Kitabı getirenin (sav) kurduğu Medine din devletinden yana olanlar halis Müslümanlardır.

Bundan yana olmamak için günümüz sapkın şucu-bucu örgütlerinin gök ehlini bile rahatsız eden Allahu Ekber nidaları eşliğinde işledikleri cinayetlerin bahanesinin ardına saklanmadan, halis dinden ve Allah'ın insanlar için taktir buyurduğu İslam nizamından yana olarak hayata bakmak, kıble sapması olmadan, iyi-güzel-doğru yaşamanın fikri alt yapısı demektir. Bunu ıskaladığınızda, ortada büyük bir aldanış ve hüsran vardır.

Biliyorum bu kez yazı biraz uzun oldu ama...Son olarak şunu söylemiş olayım :

İtikadi olarak, bu dinin getirdiği her şeye şeksiz şüphesiz iman edip, sıkıntısız teslim olarak, laik/seküler dünya görüşüne bulaşıp kirlenmemiş bir iman size lütfedilmişse, ne kadar günahkar olursanız olun, dindarlaşamasanız bile,yolun sonu ümit doludur vesselam.

Allah'ım kıblemizden bizi bir santim bile saptırma,anlamayanlara da anlamak nasip eyle. Amin.






10 Temmuz 2015 Cuma

Son günler...


Bu ramazan-ı şerifte,mevsime uygun çok fazla yazı yazamadığıma sitem eden okuruma hak veriyorum. Demek ki ben bu mevsime layıkı ile nüfus edemedim,ya da tersi..!

Belki de ömrümün son ramazan-ı şerifi, ama gafletim mazeretim oldu...

Ticaret erbabının güzel bir deyişi vardır : ''Ay var günü besler, gün var ayı besler.'' yani bütün ay işler kesat giderken, öyle bir gün yaşarsınız ki, öyle bir ticaret, kazanç olur ki, siz bile şaşkın bir sevinç yaşarsınız,tüm ayı kurtarır...

Ramazan ömrümüzün telafisi için verilmiş büyük fırsat,ticaret,ganimet; içine girdiğimiz son on günse, hala ramazanda kendisini toparlayamamış ve orucu aç kalma sınırlarından,manaya yükselememiş bendeniz gibiler için sondan ilk uyarı ve nihayet bu on günün içinde saklı bin aydan daha hayırlı kadir gecesi, ay var günü besler...''gece var ömre yeter'' mesabesinde son fırsat.

Bu disipline alışan,oruç rengine boyanmayı başarabilirse, hani badana iyi olsun diye en az iki kat geçeriz; bu ramazan mevsimi geçince de, devam eden bir güzellik olarak ömrümüzü besler...

''Ramazan-ı şerifin faziletini/kıymetini (size kazandırdıklarını) bilseydiniz,bütün senenin ramazan olmasını isterdiniz.'' mealindeki hadis-i şerifi bile anlayamadık.

Ya bir kişilik oruç tutup, iftar zamanından sahura kadar 3 kişilik yedik. Ya gıybet,öfke gibi kötü ahlaklarımıza oruç disiplini ile hiç değilse mola vermeyi başarıp,güçlenmiş irade ile davranış biçimine dönüştüremedik.

Kur'an ayında, Allah'ın bizleri muhatap seçme lütfuna karşılık, bu Yüce Kitabı, aslından okumayı öğrenip okumayı bile akledemeyenlerimiz yine az değildi.(Bu arada maşallah 2 hatim birden yapan çalışkanları da duyduk.)

Ramazan-ı şerif iklimi, Kâbe harem sınırlarına girmekle mana olarak aynı. Nasıl ki hac zamanı harem sınırları içinde, normalde helal olanlardan bazıları bile haramsa; aynen bunun gibi ramazan-ı şerif aslında bize harem rengini ta uzaklardan alıp getirir.

Hele akşama yakın, maddi enerjimizin azaldığı demlerde, lüzumsuz tek kelime sarf etmeyiz,edemeyiz...Konuşma nimetinin bile, oruç dışında nasıl israflıca heba edildiğini fark ederiz.

Kur'an ayında, oruçlu ağızlarla Kur'an okumanın lezzeti, o atmosferi tarif bile edemeyiz. Arapça bilmesek bile kalbimiz bir şeyler anlar,yaşar.

Akşam üstü telaşlarının ardından, ezanı ilk kez duyar gibi, tek bir komutla ''Haydi size izin verildi,rızam için mahrumdunuz, buyurunuz kullarım'' muştusuyla dualar şükürler, şehirden yükselen çatal-tabak seslerine karışarak göklere yükselir.

İçinde kadir gecesinin özellikle saklanarak, hiç değilse bu mübarek ayın son on gününü/gecesini camide evde itikafla geçiremese de, bir derviş gibi çilehane misali, dile ve gönle hakim olarak, zikir ve fikir ile hem ömür, hem de ramazan-ı şerif içindeki hataları ''gün var ayı besler'' ümidi ile tamamlayabilmeyi, Allah azze ve celle hepimize nasip eylesin. Amin. 

Kendisine bile merhamet etmesi gerekip dua etmeyi unutan yakınlarımıza,komşularımıza,akrabalarımıza,milletimize ve nihayet ümmete dualar edelim. 

Alimce yazıp,cahilce amel eden bu gafile de...






9 Temmuz 2015 Perşembe

Başka ne söyleyebilirim ki, kendime dair !



Ömrüm, 
kırılgan bir hüzne boyanmış, tebessümler toplamı...



7 Temmuz 2015 Salı

Aşk ve ölüm...

''Aşk ve ölüm'' kelimeleri size neler düşündürür ?

Blogum ilk günden bu ana kadar başka ne ki ?

Aşk der, ayrılıklar üzerine çalarım sazımı, ölüm der, günahkarlığıma yakarım ağıtlarımı...

Aşk der, aşkın mecaz kıyılarında kulaç atarken, boğulur, bunalır; hakiki aşktan nasipsizliğime yanarım...

Ölüm der, nasıl öleceğimin  merakı ile gün sayarım...Bazı insanların şu dünyada fazla yapacak bir şeyleri kalmayınca, pek de mutlu değillerse, ruhi doygunlukları da tamamsa, ölüm ve ötesini merak etmeye başlarlar, gerçi ben, 15'li yaşlarımda anneannemin ölümü, mezara konuluşunu gördüğüm anda beri  ölüm hakikatinden hiç kopmadım çok şükür.

Aşk; aşkım... Ne kadar sahte, iğreti bir kelime oldu ''aşkım'' diye eşlerin, sevgililerin birbirine hitap etmesi...Belki bazen ağız alışkanlığı ama, aşkım demek büyük iş ve buna layık olmak gerektiği kadar, içten eriyerek söylemek de şart.

Babamın bir arkadaşı vardı, ilkokula gittiğim zamanlar, bazen yüzü asık gelirdi babamın yanına, babam ona sorardı ''ne oldu hava bulutlu Nami !? '' 
Nami amca tebessümle '' hanımla aşk yaptık !'' derdi.
Aşkla ilk tanışmam değilse de, aşk kelimesini ilk duyuşum o zamandır.
Nami amca kibar adamdı, eşi de...Ve yakın dostu babama tatsızlığı böyle telaffuz ediyordu. Yıllar sonra aslında evliliğin de bir nevi savaş olduğunu anlamıştım. Aşk, çok kez burada yazdığım gibi bir şimşek, yıldırım kalbe düşen...Cazibe kanunlarının tabi bir oluşumu.

Aşk ve ölüm...

Bir çırpıda bu soru için bir şeyler karalarken, bir yandan da anneciğimin arada bana laf atmalarını dinlemiş olarak şöyle noktalayayım :

Aşk ve ölüm...

Aşkla, aşkın sahibine,ölüm balonu ile yükselebilme duasıyla...



6 Temmuz 2015 Pazartesi

İki kadın !

Sabah evden çıktığınız gibi bulmazsınız.

Saç şekli,makyajı,tuvaleti...kısaca tarzı ile bambaşka bir kadın vardır.

Bunu bildiğiniz için kapıyı anahtarınızla açmazsınız, o açsın, o karşılasın kapıda, içinizi ısıtan gülüşleriyle diye...

Ve her iş dönüşü eliniz hiç boş gitmezsiniz yuvanızı, kalbinizi şenlendiren bu kadına...

Şefkatli bir ses tonu ile hoş geldin deyişinde eriyebilirsiniz.

Hoş buldum, ne çok hoş buldum, ne çok hoş oldum, hep hoşlandım senden artarak...

Dışarıda onsuz geçen saatlerde özlem kat sayınız tavan yapar. Sanki yeryüzünün Ademi ve Havvası sizsinizdir ve 200 yıllık hasret zamanları yaşamaktasınız.

Mesai bitse de bir an önce eve, hayır ev kelimesi ifade edemez, aşka atsam kendimi...

*

Sabaha nasıl uyanacağınız belli değildir. Abus bir çehre mi, huzursuzluk veren duruş mu, yoksa her normal insan gibi sevecen güleç bir yüze mi uyanacağınız kesinlikle sürprizdir !

Sabah başka, akşama başka bir kadın vardır.

Sabah anlaşılmaz, sessiz ve garip...

Geçen saatler içinde akşama yüzüne ve sesine renk gelmiş, hoş bir kadın. (Ama geç kaldın, güne uyandığımda neredeydin diye hayıflanma ve keder sebebi. )

Ne zaman neyin problem olacağını, hangi kıvılcımın hangi yangına sebep olabileceğini kestiremeyeceğiniz bir kadın.

Mesai bitmese de, hemen eve gitmesem tasası ile acı acı tebessüm ettiren, bir türlü mutlu edilemeyen kadına götürülen çiçeklerin, daha yolda solduğu, adına yuva denilen keder kapısını her defasında mutlaka anahtarınızla açarsınız ki, zahmet vermiş olmayasınız!

Nasıl bir atmosferle karşılaşacağınızın merakı ile selamlarsınız haşmetli pişmanlığı...



4 Temmuz 2015 Cumartesi

Naat


Seccaden kumlardı... 
.................................... 
Devirlerden, diyarlardan 
Gelip göklerde buluşan 
Ezanların vardı! 

Mescit mü'min, minber mü'min... 
Taşardı kubbelerden Tekbir, 
Dolardı kubbelere "Amin!" 

Ve mübarek geceler, dualarımız, 
Geri gelmeyen dualardı... 
Geceler ki pırıl pırıl, 
Kandillerin yanardı! 

Kapına gelenler, ya Muhammed, (sav)
Uzaktan, yakından- 
Mü'min döndüler kapından! 

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi; 
İki dünyada aziz ümmet, 
Muhammed ümmetiydi. (sav)

Konsun -yine- pervazlara 
Güvercinler; 
"hu hu" lara karışsın 
Aminler... 
Mübarek akşamdır; 
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler! 

Şimdi seni ananlar, 
Anıyor ağlar gibi... 
Ey yetimler yetimi, 
Ey garipler garibi; 
Düşkünlerin kanadıydın, 
Yoksulların sahibi... 
Nerde kaldın ey Resul, 
Nerde kaldın ey Nebi? 

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed; (sav)
Çağlar ne çağlardı; 
Daha dünyaya gelmeden 
Müminlerin vardı... 
Ve birgün, ki gaflet 
Çöller kadardı, 
Halime'nin kucağında 
Abdullah'ın yetimi, 
Amine'nin emaneti ağlardı! 

Hatice'nin koncası, 
Aişe'nin gülüydün. 
Ümmetinin gözbebeği, 
Göklerin resulüydün... 
Elçi geldin, elçiler gönderdin... 
Ruhunu Allah'a, 
Elini ümmetine verdin. 
Beşiğin, yurdun, yuvan 
Mekke'de bunalırsan 
Medine'ye göçerdin. 

Biz dünyadan nereye 
Göçelim ya Muhammed? 
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet 
Altın devrini yaşıyor... 
Diller, sayfalar, satırlar 
(Ebu Leheb öldü) diyorlar: 
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed; (sav)
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor! 

Neler duydu şu dünyada 
Mevlid'ine hayran kulaklarımız: 
Ne adlar ezberledi, ey Nebi, 
Adına alışkın dudaklarımız! 
Artık, yolunu bilmiyor; 
Artık, yolunu unuttu 
Ayaklarımız! 
Kabe'ne siyahlar 
Yakışmamıştır, ya Muhammed,(sav) 
Bugünkü kadar! 

Haset, gururla savaşta; 
Gurur, Kafdağı'nda derebeyi... 
Onu da yaralarlar kanadından, 
Gelse bir şefkat meleği... 
İyiliğin türbesine 
Türbedar oldu iyi! 

Vicdanlar sakat 
Çıkmadan yarına. 
İyilikler getir, güzellikler getir 
Adem oğullarına! 

Şu gördüğün duvarlar ki 
Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir... 
Fethedemedik, ya Muhammed, (sav)
Senelerdir! 

Ne doğruluk, ne doğru; 
Ne iyilik, ne iyi... 
Bahçende en güzel dal, 
Unuttu yemiş vermeyi... 
Günahın kursağında 
Haramların peteği! 

Bayram yaptı yabanlar: 
Semave'yi boşaltıp 
Save'yi dolduranlar... 
Atını hendeklerden -bir atlayışta- 
Aşırdı aşıranlar... 
Ağlasın Yesrib, 
Ağlasın Selman'lar! 

Gözleri perdeliyen toprak, 
Yüzlere serptiğin topraktı... 
Yere dökülmeyecekti, ey Nebi 
Yabanların gözünde kalacaktı! 

Konsun -yine- pervazlara 
Güvercinler; 
"hu hu"lara karışsın 
Aminler... 
Mübarek akşamdır; 
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler! 

Ne oldu, ey bulut, 
Gölgelediğin başlar? 
Hatırında mı, ey yol, 
Bir aziz yolcuyla 
Aşarak dağlar taşlar, 
Kafile kafile, kervan kervan 
Şimale giden yoldaşlar? 

Uçsuz bucaksız çöllerde, 
Yine, izler gelenlerin, 
Yollar gideceklerindir. 

Şu Tekbir getiren mağara, 
Örümceklerin değil; 
Peygamberlerindir, meleklerindir... 
Örümcek ne havada, 
Ne suda, ne yerdeydi... 
Hakkı göremiyen 
Gözlerdeydi! 

Şu kutu, cinlerin mi; 
Perilerin yurdu mu? 
Şu yuva-ki bilinmez, 
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?- 
Kuşlarını, bir sabah, 
Medine'ye uçurdu mu? 

Ey Abva'da yatan ölü 
Bahçende açtı dünyanın 
En güzel gülü; 
Hatıran, uyusun çöllerin 
Ilık kumlarıyla örtülü! 

Dinleyene hala, 
Çöller ses verir: 
"Yaleyl!" susar, 
Uğultular gelir. 
Mersiye okur Uhud, 
Kaside söyler Bedir. 
Sen de, bir hac günü, 
Başta Muhammed, yanında Ebubekir; 
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü 
Destan yap, ey şehir! 

Ebubekir'de nur, Osman'da nurlar... 
Kureyş uluları karşılarında 
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar; 
Ali'nin önünde kapılar açılır, 
Ali'nin önünde eğilir surlar. 
Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de 
Hak'kın yiğitleri, şehid olurlar... 
Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı; 
Yerde kalmazdı ruh... kanadlıydı. 

Konsun -yine- pervazlara 
Güvercinler; 
"hu hu"lara karışsın 
Aminler... 
Mübarek akşamdır; 
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler! 

Vicdanlar, sakat çıkmadan, 
Ya Muhammed, yarına; (sav)
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel 
Adem oğullarına! 

Yüreklerden taşsın 
Yine imanlar! 
Itri, bestelesin Tekbir'ini; 
Evliya, okusun Kur'an'lar! 
Ve Kur'an'ı göznuruyla çoğaltsın 
Kayışzade Osmanlar! 

Na'tini Gaalip yazsın,Mevlid'ini Süleyman'lar! 
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle 
Geri gelsin Sinan'lar! 
Çarpılsın, hakikat niyetine 
Cenaze namazı kıldıranlar! 

Gel, ey Muhammed, bahardır... 
Dudaklar ardında saklı 
Aminlerimiz vardır!.. 
Hacdan döner gibi gel; 
Mi'raç'tan iner gibi gel; 
Bekliyoruz yıllardır! 

Bulutlar kanad, rüzgar kanad; 
Hızır kanad, Cibril kanad; 
Nisan kanad, bahar kanad; 
Ayetlerini ezber bilen 
Yapraklar kanad... 
Açılsın göklerin kapıları, 
Açılsın perdeler, kat kat! 
Çöllere dökülsün yıldızlar; 
Dizilsin yollarına 
Yetimler, günahsızlar! 
Çöl gecelerinden, yanık 
Türküler yapan kızlar 
Sancağını saçlarıyla dokusun; 
Bilal-i Habeşi sustuysa 
Ezanlarını Davud okusun! 

Konsun -yine- pervazlara 
Güvercinler; 
"hu hu"lara karışsın 
Aminler... 
Mübarek akşamdır; 
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Arif Nihat Asya

3 Temmuz 2015 Cuma

Oruç kelebeği...


Oruç o kadar naif, o kadar nazlı, o kadar alıngan bir misafir ki; yalnız haramlardan el etek çekmeniz ona yeterli gelmez; şüpheli ne varsa uzaklaşmanızı ister. Hatta bazı mübah olanlardan dahi...

Bir nazlı kelebektir burnunuzun üstünde, ani hareketle uçup gitmemesi için son derece dikkat ve gayret gerekir.

Mutlaka her insanın başına gelmiştir.Birisiyle tartışıp sesinizi yükseltseniz; sinirlenip gıybet etseniz, sakinleştiğinizde o kelebeğin uçtuğunu fark edersiniz.

Ya da ramazan günü yabancı bir film izlediğinizde; akşama kadar müzik dinlediğinizde,şehvete müteallik bir şeye duçar olduğunuzda...oruç iklimi o gün için sizden uzaklaşıverir.

Önceki gün tuttuğunuz oruca hiç benzemez böylesi incittiğiniz oruç. (Ah ne çok başımıza geliyor.)

Bu defa, geçen seneki gibi olmayacak, çok daha titiz olacağım, o kelebeği, kelebek ömrü kadarki misafirliğinde çok iyi ağırlayacağım demek ve kararlı bir ruh disiplini ile bunu gerçekleştirdiniz, gerçekleştirdiniz; yok oruç kelebeği dargın,kırgın uçup gider.

Seneye mi, bilsek ereceğimizi..! 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bir yudum teselli işte...


Nefes aldığım sürece sayısız hatalarım,keşkelerim,ah edişlerim,zaaflarım,günahlarım oldu ve olmaya da devam ediyor.

Bana sen çok iyi birisin denildiğinde; hayır iyi olmak,iyilerden olmak o kadar ucuz değil, ben sadece iyi olmaya çabalayan biriyim demeye çalışıyorum.

Başarıp başaramadığım ölünce belli olacak !

Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: iyi niyetli olduğum kesin...(Hatta annesinin aptal ilaveli safı.)

Kimse için kötülük,fesatlık düşünmem. Zengini,iyi hasletleri olanları kıskanmam; iyi ahlaklı ve ilim sahibi olanlara imrenirim.

Pişmanlıklarımdan birisi de, şu İnternet denen illet çıktıktan sonra, bu sahada görünür olmaklığımdır.

Keşke yazma hevesim olmasaydı,keşke sanalda az da olsa tanınan, takip edilen ve az-çok sevenleri olan biri olmasaydım. (Tanınan derken ünlü havası algılamayın, kendi çapımda yani. Kibir olmasın sonra.)

Ne diyordum, samimi itirafım olarak evet bazı dostların gönlünde yer edinmeseydim, adeta hırsız gibi, işgalci gibi..! (Oysa kimseye verecek bir şeyim olmadı, olamazdı da. Evet evlenmem diye ısrarla söylüyordum, ama kader,nasip bir anda kendimi evli buldum. Kadınlardan kaçarken,ne ilginç değil mi? Evli olmanın dezavantajlarından birisi, şiire benzer şeyleri eskisi gibi yazamamak. Malum daha önce belirtmiştim, şiir hüzün ister, keder ister, yalnızlık ister.Kahve burukluğunda melodi ister.Artık kahveyi her zaman ben yapmıyorum,belki de bu yüzden kaçıyor şiirler odamdan.)

Ne uzun bir parantez oldu değil mi?

Bu arada bir çok blogger arkadaşlar bu işi bıraktılar. Bendeniz gibi emektarların sayısı epey azaldı.
Ben nasipse ölene dek yazarım zannımca.

Bir yudum teselli işte...

Üç-beş okur dost okuyor ve bu arada uzun zamandır soru maili gelmiyor, konu çıkıyordu iyi oluyordu.

Uzun bir hasbihal oldu. Tamam tamam sustum.