29 Eylül 2015 Salı

Eylül'de bitiyor



Eylül'de bitiyor. 


Oysa daha dün merhaba demiştik.


Sarının zaferini izle şimdi. 


Ağlaşan yaprakların veda mevsimidir bu...


Kaç yaprak yılı sürecek ve sonra ilk yaprak dalından düşecek, serin toprağa. 


Belki de bir nehire...


Kimisi azimle rüzgarın faytonuna tutunacak...


Uzun bir yaprak yolu kat ettikten sonra,gücü tükenince bırakacak kendisini kaderine. 


Belki bir evin damına düşecek ve içerinden gelen piyano sesiyle kanat açacak yokluğa...


Eylül'de bitiyor. 


Ömür böyle böyle bitiyor. 


Bir aşkın esaretinde/hasretinde ölüme yollanmak ne kadar acı...!


Sarının zaferine hüzün karışmış.


Eylül'de gidiyor... 

<

28 Eylül 2015 Pazartesi

''duvarlarımı yıktın'' şiirime de ses verdim...



Bu gidişle zorla ses kayıt stüdyosu kurduracaksınız bana, o zamana kadar telefona amatör işi kayıta devam.

22 şubar 2012 tarihli şiirciğimi dinlemek isteyen tık dapsın...:)
İstemeyen de sayfayı kapatsın (kafiye olsun diye :)

https://www.youtube.com/watch?v=F-SnC39Y2NA&feature=youtu.be

26 Eylül 2015 Cumartesi

sonra...

Demek gidiyorsun,
Dur diyemiyorum,
Belki de gittin..!
Kabullenemiyorum...
Her gün niyet ediyorum,
Sana iki kelam edeyim diye,
Ruhuma titreme geliyor,
Korkuyorum,
Sonra,
Saklanıyorum içime,
Sensizliği yorgan gibi çekerek üzerime...




25 Eylül 2015 Cuma

Üftâde Hazretleri (ks)

Önceki yazılarımda güzel yerlere seyahatim dolayısıyla dükkanı açamadığımı söylemiştim. Bir türlü gezi fotoğraflarına sıra gelmedi. Aslında şu anda da zaman darlığı içinde bir şeyler karalayıp kaçmam gerekiyor. (Zaten Berrin hanım gibi seyahat yazıları yazmakta pek mahir değilim, ya da fotoğraf çekmekte Gezgin Ay hiç olamam,idare ediniz artık.)

Bursa'da Üftâde Hazretleri, istediğim gibi ilk durağımız oldu. Otele bir taksi çağırdık,zaman kazanmak açısından, o da bizi ilk önce Üftâde Hazretleri'ne (ks) götürdü, dua ettik taksi bekliyor, sonra Somuncu Baba'ya (ks) orası tadilattaymış,içeri giremedik ama zaten aklım/kalbim Üftâde Hazretlerinde kaldı. Şoföre dedim lütfen yine oraya dönelim, bizi bırak cum'a sonrası sizi ararım, diğer ziyaret mekanlarına öyle devam ederiz.

Üftâde Hazretlerinde başka bir iklim. Gidince orada kalıyor ruhunuz. Ayrılırken inşallah ilk fırsatta buraya yine geleceğim diyorsunuz. Üftâde Hazretlerine sevgimin kaynağı ise Üsküdar'dan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri (ks).Üftâde Hazretleri, Hüdayi hazretlerinin şeyhi...


Ben türbe ziyaretini bir ölüye gider gibi yapmam. ''Onlar Rableri katında diridirler...'' Mealli ayet mucibince, Hay,hayat sahibi bir velinin huzurundaymışcasına hürmetli ve özenli olurum, içimle ve dışımla, acizane yani...


İkinci kez vardığımızda kalabalık kafile gitmişti. Bendeniz de şöylece Hz.Pirin mübarek ayaklarının dibine iliştim.O'nun yüzü suyu hürmetine Allah'a (cc) dualar edip yakardım.

Bu cennet ikliminde en az bir saat huzur içinde kaldık, sonra cum'a namazının ardından istemsizce taksiye alo dedim.

Üftâde Hazretleri evliyanın ruhlarının burada toplanması sebebi ile vaktinde tekkesini buraya taşımış. 
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri bu makamı ziyaret edeceklerin hastalıklarına şifa bulacaklarını ima eder. Tabi her şeyin başı, temiz bir niyet ve nasip.

Üftâde Hazretlerinden sonra da Bursa'da pek çok türbe ziyaret ettik hatta daha sonra Konya...Ama ben kalbimi Üftâde Hazretlerinde bıraktım desem yeridir. Hayatını menkibelerini okumak gerek. Evliya menkibeleri ruha şifadır.Çok özledim.
Bereketli cum'alar...


23 Eylül 2015 Çarşamba

Kurban bayramı gecesinde...

''Bir yavan hâldeyim, ne saklım saklı, ne bilinir gizim..
Bir boşluk ki dolmuyor içim, ne nâkışım nâkış, ne tamamdır bitiğim..
Bir ürkek hâldeyim, ne sedâm duyulur, ne az olur sesim...
Araftayım, susuz; Ne serabım serab, ne ab-ı içtiğim...
Bir serkeş haldeyim;
Ne Mevlana’ya uzağım, ne Şems’tir yakınım.
Bir bilinmez hâldeyim; ne bildiğim yalan, ne gerçek bildiğim.
Bir yarım aklın kuyusunda ,öbür yarım AŞK' ın kuytusunda.
Cennet ve Cehennem arasında ucu sırattan geçen bir uçurum kenarında Ârâfta.!
Ârâfında arasında "ar" ve "af" yarasında!...'' demiş güzel biri (şiirin sahibinin adını gönderen olursa buraya yazarım inşallah.)

***

Ne çabuk akıyor zaman, daha sanki geçen yılki Kurban bayramı arefesinde imişiz gibi...
Bir hayal mi tüm bu yaşadıklarımız ?
Yoksa cennetin gölgesi mi dünya ?
Her şey an'da olup bitiyor, her şey an'da doğup ölüyor, sonra yeniden doğuyor gibi...
Şair ne güzel demiş : ''Bildim seni bilinmez meçhul!'' diye. (Necip Fazıl)

***

Artık biz bayram dediğimizde, kendi maverasında hicret etmiş bayram, bu nidamızı duyduğu zaman,ya daha çok ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor; ya da sesimizi duymamak için daha uzaklara kaçıyor bizim kirlettiğimiz göklerin yaylasından.

Bayramı hak ediyor muyuz ? Fert ve cemiyet planında ? Harçlık için aile içi katliamların, kurallara ve insana saygıya riayet etmemekten kana boyanan yollarımızla,yolumuzda mıyız sahi ?

***

Neyse, bayramlarda adettendir, güzel şeyler söylenir, güzel şeylerin olmayacağı biline biline; belki bendeniz de bayram diye bir kaç gün yazmam.
Öncelikle, takip eden,arada aklına geldiğim dostlarımın; sonra da cümle Müslümanların mübarek Kurban Bayramlarını en içten dilek ve dualarımla tebrik eder, dualar beklerim.
Sevdiklerinizle, sağlıkla nice bayram gibi bayramlara...


''Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. 
Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı…
Bu inançtır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır…
Bu güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız…
Bu ümittir.

Ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir...Selam ve duayla kalın...''

[ Gizli Bahçem / Ötelerin Sedası ]


21 Eylül 2015 Pazartesi

şimdi bana bir aşk lazım...


şimdi bana bir aşk lazım,
gecelerime çoban yıldızı olsun,
mum gibi eriyeyim,
kirlettiğim ruhumu temizleyeyim.
yorgunluğuma, aymazlığıma bir inşirah versin,
gülü koklarken kanayan parmaklarımın sızısını duymayayım.
şimdi bana bir aşk lazım,
aşkın mecazından, hakikatine ulaştırsın...
kimdim,neyim,neredeyim,ne olacağıma cevaplar gibi,
şeb-i aruz kapısında bir mahkûm eylesin,
alınmadan içeri, 
dinmesin göz yaşım da, gönül yasım da...
şimdi bana bir aşk lazım,
şimdi bana bir aşk lazım,
kelime cambazlıklarını aşıp,
sükûtun dipsiz kuyularında Yusuf gibi,
duaların sessizliğine gömüleyim.
gözümün maveralarından,
gönlümün inzivalarına yollanayım.
şimdi bana bir aşk lazım,
kerem dolu o gözlere İsmaili bir teslimiyetle,
tereddütsüz can vermeye, can atmalıyım...
şimdi bana bir aşk lazım,
ki, kalan sayılı günlerimin yağmurları,
geçmişimi yıkasın.
bakışlarıma bir anlam,
yüzüme bir damla nur bıraksın...
şimdi bana bir aşk lazım,
aşk kelimesi benliğime nüfus ettiği an,
aşıklar panayırının bir kölesi olarak,
ah edip oracıkta öldürsün !
şimdi bana bir aşk lazım,
kalemimi kırsın,mürekkebim bitsin,
dilim tutulsun,
gönlümse bülbüllere rakip olsun.
şimdi bana bir aşk lazım,
şimdi bana bir aşk lazım...

sesli dinlemek için :
https://www.youtube.com/watch?v=YoefnnFznUI

20 Eylül 2015 Pazar

Bir nefes lazım şimdi bana ölmek için…

Kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma… 
Bozuldu düşüm…
Bir nefes lazım şimdi bana ölmek için…
Ey ardından koşarken ardıma kalan yar! 
Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü... 
Söyle İstanbul’una, değmeyin artık bana…
Ölesi aşikar, sereserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda.
Sırtımda yalın bir aşk,kulluk namına…
Örtün mahrem sızılarımı örtün,utanıyorum arzdan…!

''VENNECMİ ! '
Zelilim el aman !
Didik ettiler ta içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! 
Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim… 
''AŞK ! '' dediler…
Sustular… 
Meylettim diz üstü…
Berzahındayım… 
Gayrı ölümsüyorum içimi, gülümseyerek…
Cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! 
Bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar… 
Ellerim…
Düşün yakasından yarin…
Dilim sus, günah kadar!
Hadi,
Ör saçlarını Nil kıyımına Züleyha,yum gözlerini aleme ki bilmesinler , leyl çökmüş kirpiğinde bir
‘’Yusuf lekesi’’ var !

Doğruluyorum yâr’e kıyamdan…
BİSMİLLAH…
Bu aşk sana AŞİKAR!
Vaktidir.. 
Ey Azrail, nazar etme ömrüme !
Ve sen ey aşk! 
Kalem hakkı için söyle! 
Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen!
Hep ölüme özentili, ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..?
Dünlerinden yitik Orta Asya’nın bağrına yamanan,kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın, ümmete kanayısı…
Ömrün bir ''sus'' boyunda mıydı ki ölçüsü alındı? 
Kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah,kursağıma dolandı…
Peki neden yüzün bende hala… 
Sahi,
Senin gitmelerin hep ardına mıydı..?

Ahh şehr-i yâr! 
Derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına…
Heyhat İstanbul!.. 
Az durulsana…

Zelilim… 
Arasat'ta yalan sayılmaz sandım… yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde tattım
kızıl elmadan…
Hey! 
Beni hüzne yalnız ayartan iblis! 
Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! 
İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! 
Tırnağımdan başla içimi sökmeye...
Ey Meryem! Heybende ki hurmayla damağımı ısla… 
Yum beni Yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma…
Çenemi bağla yar! 
Ki lanetlenmesin aşk! 
Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
''-Gelmeyi istememişti hiç…
Böylesi gidişi istemediği kadar…''

Şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! 
Ki aşk değil midir, iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak? 
Değil midir ki aklı çarık yapıp,yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından icazet almak?
Firdevs-i a'lasındayım aşkın… 
Son durak…
Önüme durma anne..! 
Heveslendim bir kere, ölesim var…
Eteğine düşen kor vurmadan ciğerine, hadi dikil şehr-i yârin alın hizasına… 
İyi bak!... 
Bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalın ayak?
Koş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak…

''O yar..nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce.
Dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye.
Kınalanmış gayrı, dönüş yok ki geriye.
İzzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisi...
Kızım…
Kurban oldu…
Aşka…''

Züleyha Çay




18 Eylül 2015 Cuma

Kibir-özür denklemi..!



Bir insanın,bir konuda haksızlık ettiğini anlayabilmesi,kendisi adına Yaradan tarafından lütfedilmiş hediyedir.

Haksızlık ettiğini idrak ettikten sonra da,özür dileyip gönül alabilmesi, lütuf üstüne lütuftur ki, kişiyi aynı zamanda en büyük hastalık ve bela olan kibirden de kurtarır. Zira ancak kalpleri kibir hastalığıyla kararmışların lügatlerinde ''özür'' yoktur.

Kişinin hatasını görmesi, görebilmesi ayrı bir nimet, bu hata da ısrar etmeyip, telafisini tez elden yapması,nefsinin,egosunun zincirini kırabilmesi apayrı bir nimettir.

Eskiler ''özür dilemeyle dil aşınmaz'' diye boşuna dememişler.

Şahsen hatamı fark ettiğim zaman, karşımdaki ufacık çocuk da olsa, zerre gocunup nefs yapmam...

Derhal telafi yoluna giderim.

''Nefsini bilen Rabbini bilir''  (hadis mealidir)

Kişi kendi özünü,ruhunu,beden kalesinin düşmanlarını ve dostlarını bilirse, psikolojik boyutta kendisinin tahlilini objektif olarak yapmayı başarabilirse, enaniyetten de büyük ölçüde kurtularak,kompleksleriyle baş etmeye başlar.

Elbette insanız ve elbette anlık öfke çıkışlarımız olabilir. Mühim olan bu durumu asgariye indirme çabasının yanında, vakit geçirmeksizin telafi etmektir.

Kibrin yanında inatçı kişiliğimiz de, özrün önündeki engellerden biridir.

O ''Ben'' putunu deviremeyenler, Yunus'un (ks) ''bir ben var benden içeri'' sözündeki hikmeti de kavrayamazlar.

Sahi, kendimizi ne kadar tanıyoruz ?

Her gün aynada gördüğün beden elbisendir. Ya bu elbisenin sarıp sarmaladığı ruhun ne durumda ?

Bazı insanlar kendilerinde hata görmedikleri gibi, kendilerine toz da kondurmazlar,hiç bir konuda, hiç bir zaman. (Nasıl bir vicdanları varsa,hoş böylesinde vicdan mahkemesi de olmaz..!)
Ne hataları vardır ne de özür dilemek akıllarının ucundan geçmez. Onlar kusursuz, mükemmel insanlardırlar (!)

Allah, bu durumda olmaktan hepimizi korusun. Çünkü Mevla, hatalarının tamiri için çabalayanları sever.

Gerçekten bahsettiğimiz karakter yapısı, insan için yeterli bela ve derttir. Nasıl olmasın ki, lügatinde özür kelimesi olmayan insanların,geri planında bulunan tek şey kibirdir ve kibrin hasmı Allah'tır.

Zatı Kibriya ancak ve yalnızca Allah'ın sıfatlarındandır. Azamet ve büyüklenmek ancak Allah'a yakışır. Her şey'i yoktan var eden, sonsuz kudret sahibi olan yalnızca O'dur. Kibir şeytanın baş özelliğidir.Her kibirli, aynı zamanda bir şeytandır. Malum şeytan kibri yüzünden lanetlik oldu.

Bu sebeple Kur'anın bir ayetinde bizler şöyle ikaz ediliriz :

''Yer yüzünde kibir ve azametle yürüme, çünkü sen, asla Arz'ı yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.'' (İsra : 37 )

Kibirli insan kendisini başkalarından ''üstün'' görendir. Bir başka açıdan da, kibirli insan, günde beş kez ilahi davete (namaza) icabet etmeyendir!

Kibirlinin  hasmı Allah'tır dedim. Bunun altını iyi çizmeli. Yani kibirli insana Allah düşmandır. Hiç Allah'ın düşman olduğu kişi ebedi saadet yüzü görebilir mi ? Bundan Allah'a sığınırız.

Nitekim güzeller güzeli Önderimiz, Örneğimiz Sevgili Peygamberimiz (sav) :

''Kalbinde hardal tanesi kadar kibir, büyüklenme olan kişi Cennete giremeyecektir. Yine kalbinde bir hububat ağırlığında iman olan kimse de Cehenneme girmeyecektir.''

Şayet sen haksız olduğun konusunda vicdanına azıcık huzursuzluk duyup, o sesi bastırıyor ve özür dilemiyorsan, bunun ilk sebebi kibirli oluşundan,karşındakini hor ve hakir görerek aşağılamandandır. Bu da aslında haksızlık yapıp özür dilemediğin kişinin senden intikamıdır. Çünkü kalbindeki kibir mikrobu ateşle temizlenene kadar cehennemde kalacaksın !

Hardal tanesi kadar iman kişiyi ebedi cehennemde kalmaktan kurtaracaktır. Yine hardal tanesi kadar kibir de kişiyi süresini Allah'ın taktir ettiği zaman kadar cehennemlik edecektir.

Görüldüğü gibi, özür dilememe inadının arka planında daha sayamadığımız kadar dini ve psikolojik sebepler,hastalıklar var.

Bu konuda hepimiz her gün aynada kendimizi daha titiz kontrol etmeli ve mütevazı bir kimlik için, nefsimizle savaşmalıyız.

Allah bizi kibirli olmaktan, insanlara ve canlılara hor bakmaktan korusun inşallah. Amin. bereketli olsun cum'amız.

_____________

Çok uzun yazmamaya özen gösteriyorum, çünkü uzun yazılara müşteri az. Kısa olunca da, konunun hakkı verilmiş olmuyor.Umarım yeterli olmuştur.




17 Eylül 2015 Perşembe

Aylan Kurdi



Ağlamanı duymadılar bebeğim,
Yalancı düzenin düzenbazları ölmeni bekledi !
Lal olmuş dillerimiz,kör gözlerimizle savaştayken,
Ah kulaklarımız nasıl duyabilirdi seni,şehvet esirleriyken !
Nankördük de biz,Yaradanın nimetlerine,bölüşmek istemedik sizlerle..! 
Küçüğüm sen de unutulacaksın ve kapitalizm canavarına
Üç günlük magazinden başka nesin ki ?
Rahatı kaçtı Avrupa medeniyetinin (!) birazcık vicdan yapınca !
Dur dediler üç-beşinizle egomuz şişti,dönün ardınız sıra çaresizliğinize !
İyi güzel ne varsa,seninle vurdu sahile Aylan Kürdi,insanlığımızla...



ÇOK ÖNEMLİ NOT :

Olur ya, bir gün bu blog aniden gümler ya da tarzıma uymayan saçma-sapık yayın görürseniz bilin ki benim kontrolümden çıkmıştır. Böyle bir şey olursa, bir daha da blog açacağımı sanmam.  (Bu arada; blogum XML uzantısında yedek olarak, sık sık güncellenmektedir.)



16 Eylül 2015 Çarşamba

İnsanlığımızdır sınırlara dayanan !

Haberleri izlemek azap olmaya başladı. İnsanlık nereye, insan nasıl bir canlı, oysa yeryüzüne kan dökmek için gönderilmedi.

Sınırlara dayanan mülteciler mi, insanlığımız mı ?

Bir yanda terör devleti elinde inleyen ve ümmetin kadınlarına emanet ilk kıblemiz Mescid-i Aksa. Diğer yanda savaş mağduru çocuklar,kadınlar,insanlar; umuda yolculuk diye kefere dipçiği yemek için kilometreleri aşma gayreti. Dram değil de nedir bu..?

Ve bir başka konu da yurdumuzun yeniden kaosa sürüklenmesi için toprağa verdiğimiz Mehmetlerimiz...

Anneler ağlıyor,çocuklar ağlıyor,insanlık ağlıyor..!

Bu hengâmede şiir de ağlıyor,edebiyat da...

Önceki yazımı istek üzerine dalgın ve yorgun seslendirdim.


15 Eylül 2015 Salı

gülüşlerimiz temkinlidir bizim...


Gülüşlerimiz temkinlidir bizim...
Yedeğimizde hep bir hüzün, stepne gibi bekler.
Kaygılarla gülümseriz biz hayata.
Korkarız  bir gülüşün, ardından gelecek hüzünden.
Temkin o kadar işlemiştir ki kanımıza, 
Damarlarımızın kalbimize aşk pompalamasına bile izin vermeyiz,aldanırız diye..!
Gülüşlerimiz temkinlidir bizim,
Bu yüzdendir yedeğimizdeki hüzne baston misali tutunmaklığımız.
Temkini düstur edinişimiz, aşka inanmayışımızdan değil,
O aşkı yaşayacak mevsimin, dallarımıza konmayışındandır...
Ya bir eksiklik ya bir fazlalık.
Ya zaman, ya yanlış insan...
Velhasıl aşka bülbül misali şakımamız,
Yalnızca içimizde ve içimizden ara-sıra kaleme ısmarladıklarımızdır.
Bakışlarımız, hatta susmuşluğumuz bile temkindendir bizim.
Gülüşlerimiz temkinlidir bizim...
Yedeğimizde hep bir hüzün, stepne gibi bekler.
Kaygılarla gülümseriz biz hayata,
İnsanlar içinde kahkaha atmışsak, 
Bu, hüznü bastırma arayışından başka bir şey değildir.
Bazen de bu gülüşlerin gerçek olmasını istediğimizdendir.
____________

Dibin Notu : Keşke gerçekten şu temkini öğrenebilseydim.En azından insanlara inanmak,sevmek konusunda !


14 Eylül 2015 Pazartesi

İnsan ve aşk.



Gabriel Garcia Marquez :
''İnsan, aşkı bırakınca yaşlanır...'' demiş.

Evet insan aşka 'inanmayınca' yaşlanır... 

Aşk ile ömründe bir kez bile karşılaşamayan, bir kez  bile ona dokunamayan, bir kez bile kokusunu ruhunun derununa çekemeyen, bir kez bile, bir kez bile aşk girdabında tiril tiril titremeyen, bedeninden önce yaşlanır. Hatta yaşamamıştır ki, yaşlansın...

En azından ben böyle tefsir ettim...


13 Eylül 2015 Pazar

hoş geldin...


Hüznü kuşanmış sevincim, nihayet gelebildin.
Bilsen, seni ne büyük bir hasretle bekledim.
Ellere hazan,gönlüme bahar goncasısın,
Ellere veda, ruhuma yeniden doğuşun tohumusun...
Hoş geldin Eylül'üm...


11 Eylül 2015 Cuma

İsraf

Aslında Bursa'dan başlayan yolculuğumda, başka güzel kareler eşliğinde Bursa'dan söz edecektim.

Nedense beni çok etkileyen bir başka kare olan bu fotoğraf takıldı gözüme ve ister istemez konu değişti. (Acaba konuları her zaman biz mi seçiyoruz,bir seçtiren de oluyor mu? Her fiilimiz bize ait gibi gözükürken, arka planda gizli bir el, bazen kuklasının iradesine müdahil oluyor mu?)

Uzatmayayım, yukarıdaki resme bakınız,ne görüyorsunuz ?

Kahvaltı sofrası değil mi?

Sanıyorsunuz ki, az sonra ben bu sofra da kahvaltı yapacağım...!

Yanımızdaki masaydı bu ve bizden önce kahvaltı yapıyorlardı,bitirdiler ve gittiler !!!

Gözlerim faltaşı gibi açıldı...

Bu kahvaltı edilip terkedilmiş masalardan yalnızca bir örnek..!

Şaka sandım, neden gidenlere iki laf edemedim diye de ayrıca hayıflandım!

Oysa girişte ''lütfen tüketebileceğiniz kadar alınız'' şeklinde bir uyarı yazısı da vardı ve maalesef sofradan kalkanlar muhafazakar görünümlü (!) Müslümanlardı (!)

Vallahi böyle bir sofraya Allah gazap eder!

Aslında her yere şöyle bir şey yazacaklar dedim : '' Yiyeceğiniz kadar alın ve sanmayın arsızca masanıza doldurup sonra da yemediklerinizi biz atarız. Yarınki menüde (aslı mönüdür, neden Türkçesi yoksa...) ne diyorduk, yarınki menüde size farklı bir şekil ve görünüm/sunumla yedirmesini biliriz!''

Nasıl da herkes özenir, hatta birbirlerini ikaz ederler,lütfen bitirin de gidin diye...Yarın sizin bu artığınızı ne diye ben bir yemek çeşidi içinde yiyeyim...!

Resmen tiksindim, insan görünümlü bizlere adına, ''açık büfe'' denilen ''açık israf'' ya da ''açık isyan'' restoranlarına son verilmelidir. Tabldot mu yaparsınız, ya da çeşit mi azaltılır...yok bunlar çare olmaz...Otellerde yemek-kahvaltı ücretli olmalı...O zaman herkes parası kadar yer ve bu iğrenç israfın belki bir nebze önüne geçilmiş olur.

Kaldığımız bu termal otelde inanılmaz yemek çeşidi vardı. Mesela az tatlı alayım diyorsunuz, ne gerek var kardeşim bu kadar çeşide, insan manyak oluyor hangisini seçecek diye... 

Kıtlıktan çıkmış gibi saldırı psikolojisi...
Bizim masamızda çok şükür hiç artık kalmadı desem yalan olmaz.
İki dilim ekmek kalsa, gidip geriye yerine bırakıyordum,atılmasın bir başkası alıp yesin diye. Nasılsa temiz insanım,mundar etmeden geri bırakmam da sakınca görmedim.

Allah israf edenleri sevmiyor...Sev-mi-yor...

Sevmeyen kim ? 

Allah (cc)...

Tersinden bakarsak;

Bu riski göze alan kişi, Allah'ı hakkıyla sevmiyor demektir. Zaten Allah'ın sevmediği, Allah'ı sevemez...

''Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez.'' (Araf :31)

Bu konuyla ilgili tüm dünya ülkeleri tedbir olarak 'açık büfe uygulamasından derhal vazgeçmeli, ya da tüm otellerde otel ücretleri, yemek-içmekten bağımsız tespit edilmeli;yeme-içme ise ücretlendirilmelidir. Aklıma başka çare gelmiyor. Her masaya bir gözcü koyup,yemek artığı bırakanı dövemeyeceğinize göre,sanırım çare budur da ah uygulayacaklar nerede ?

Bereketli cum'alar.

________DİBİN NOTU :

Konu bulamıyorsan Mercan Dede'den şunu sözleriyle yayınlayabilirsin diye mesaj atan sevgili espirikli arkadaşım Kadir'e de tebessümlerimle selamlar. Kendisi 7 günlük dinlencemi konusuzluk olarak algılamış gibi gözüküp, özlemine kılıf yapmış sağolsun :)))

10 Eylül 2015 Perşembe

Yeniden Merhaba.

Yedi gün kadar,evimizden,şehrimizden;başka şehirlere gittik. Çok okumayı bıraktık,bari ''çok gezen mi bilir'' takılarak telafi edelim dedik.

İlk durak Bursa,sonra Afyon,Konya,Ankara,Bolu...ve nihayet güzel evim.

İnsan 7 yıldızlı otelde de kalsa, kendi tek yıldızlı evinin yerini tutmuyor.

Nasipse, izlenimlerimi fotoğraflar eşliğinde paylaşmaya başlarım.

Facebook 'da S'onsuzluk sayfası arkadaşım bir karalamamı şahane foto eşliğinde yayınlamış. Resmi (görsel) çok beğendiğim için burada saklamak istedim. Bendeniz söze resim konusunda ya tembelim, ya da zaman bulamıyorum...Teşekkürlerimle...



Bunun dışında ülkemizde yine büyük acılar yaşıyoruz. Yavuz Bahadıroğlu'nun yorumuna katılıyorum (yolda radyoda dinlemiştim.) ''Sayfa,logo, bayrak karartmak,yas tutmak yok. İnadına hayata,işlerimize sıkı sıkıya sarılacağız.Umutsuzluk yok, öfkemizin dozu,terörün istediği gibi iç barışı bozacak şiddete evrilmeyecek.'' mealinde şeyler söyledi. Bence de terör haberleri verilirken de medyanın çok özenli ve dikkatli olması lazım. Eskiden bölücüler denirken, artık örgüt adı (reklamı) verilmiş oluyor. 
Türkiye düşmanlarına Allah fırsat vermesin, bizi bölmek isteyenlerin hain planlarını başlarına çevirsin. Cehennemin varlığı,ilahi adalet günü de ayrı bir tesellimiz...

*

Ölüm de, hayat gibi bir hakikat.  Hayatı kabullenmek ne kadar kolay ve alışıldıksa, ölümü kabulleniş o kadar alışılmadık ve zor...

İman etmişiz, ''her nefs ölümü tadacaktır.'' İman ettiğimiz şeylere bizi teslim olmuşlardan eyle Allah'ım. Canlarını kara toprakta saklayanlara da sabr-ı cemil...

  




3 Eylül 2015 Perşembe

Yazmak üzerine kısa bir not



Nobel ödüllü bir romancı : ''Yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır...'' demiş.

Biraz şaşırdım doğrusu, ''intikam'' kelimesi aşırı olumsuz ve sevimsiz sırıtmış ve tabi genelleme de...

Yazar ünlü olunca, bizler yazıp çizdiklerini, derinlemesine irdelemez,isme göre anında kabulleniriz.Sorgulama melekemiz kapalı olarak teslim oluruz !

Yazmak, ruhun ışığıdır. Harflerde,hecelerde görünür,yansıma...Samimi,içten,inanılarak yazılan/söylenen kelimeler,nasiplilerini etkiler.  

Yazmak, bazıları için bir alışkanlık,vazgeçilmez bir tutku; bazılarımız için terapidir.

Yazmak ille de üretmek değil,üretime katkıda bulunmaktır. Biri benim gibi saçmalar,diğeri o saçmalıklardan akıllı bir şeyler üretir.

İlmin, bilginin sonu yok,çünkü ilim Allah'ın sıfatlarından. Allah sonsuz,ebedi olduğuna göre, insan da O'nun eseri olarak,varlıkta kaldığı sürece yazacaktır.

Yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almakmış!

Şiir bazen hiciv suretinde,birilerinden,bir şeylerden intikam almak olabilir de, topyekûn yazmak nasıl olsun..?

Nereden baktığımıza, ruh halimize göre; yazmak bazen de bir yudum tesellidir.

Bendenize göre : ''Yazmak, yaşanmayan hayatın bir şekilde yaşanmasıdır...''


*

Neyse, yazmak bazen de yaşamı didiklemek için gezmek, yeni yerler görmektir diyeyim ;)