kıskandığım şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıskandığım şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2026 Pazar

Bûy-ı Yâd

Sanki bir Nurullah Genç şiiri...
Derin, dokunaklı... 
Benzer frekansın, iklimin izdüşümü... 

Türkiye'mizin hatta İslâm ülkelerinin bu enfes şiirlerle (hakkınca) tanışmamış olması da edebiyatın utancı olsun! 

Tabii bir de bazı insanlar, kendilerinin/kalemlerinin tanınması konusunda ya talepkâr değillerdir ya da -şans kelimesini kullanmayı sevmiyorum ama- yolları kolayca açılmıyordur... 

Bir çok internet fenomeninin(!) basitliklerinin milyonlara varan takipçi kaydettiği şu kadir kıymet bilmez zamanlarda üzerinde  düşünülmesi gereken ciddi bir mevzu... 

Uzun gelmesin, anlamlarına, zirvelerine vara vara, sindirerek okuyacağınız enfes bir şiir daha:


Gönlümün bir yerinde
kapısı kapanmamış bir han var.
Kervanlar çoktan çekildi oradan,
develerin boynundaki çanlar sustu,
ipekler başka iklimlere taşındı
fakat gece olunca
taş duvarlardan hâlâ tarçın, karanfil, kakule kokusu yükselir.
Ben o hanın hangi kapısından girdim,
hangi çağda kaldım, bilmiyorum.

Bir sabah
Birûnî'nin Gürgenç'inde buldum kendimi.
Yıkılmış taşların arasında
göğe bakıyordu bir adam,
dünyanın çapını ölçüyordu.
Ben ise
bir çift gözün mesâfesini ölçemedim.
Ne tuhaf,
yeryüzünün eğriliğini hesaplayan akıl
bir gönlün meylini hesaba katamamış.
Oradan Buhara'ya geçtim.
İbn Sînâ'nın kandili yanıyordu gecede.
Kitaplar açıktı,
mürekkep uykusuzdu.
Nice hastalığa isim koymuştu insan,
ateşe, hummaya, zonaya, derde, derde benzeyen bin derde...
Ben bir tek sızının adını bulamadım.
Adını koysam
belki iyileşekti...

Semerkant'ta göğü açtılar önüme.
Uluğ Bey'in yıldızları
sanki geceyi çivilemişti.
Bir rasatgâhın taş merdivenlerinde
uzun uzun baktım göğe.
Sonra düşündüm:
İnsan yıldızların doğduğu saati bulabiliyor da
bir sevdanın içine düştüğü ânı
neden unutamıyor?
Bir yıldız kaydı.
Dilek tutmadım.

Sonra Cizre.
Cezerî'nin suyu vardı orada.
Bakır kuşlar,
dişliler, kapaklar,
gizli bir aklın kurduğu
harikulâde düzenekler...
Su yükseliyor,
bir kapı açılıyor,
başka bir kapı kapanıyor.
Kalbimi düşündüm.
Onda da böyle bir düzenek olmalıydı.
Bir bakışla açılan,
bir ayrılıkla kapanan,
bir sesle bütün çarkları bozulan.
Bir ses...
İşte orada
yıllar birden geriye döndü.

Annemin elleri geldi aklıma.
Nergisleri çok severdi.
Bir bahar günü
saçlarımdan nergis topluyordu
kendi elleriyle.
Çocukluğumun bütün ışığı
o parmak uçlarında toplanmıştı.
Ben o gün
henüz bilmiyordum:
İnsan bazı kokuları
bir daha hiç unutmaz.
Yıllar sonra
İpek Yolu'ndan geçen bir kervanın baharatları
birden onun ellerine benzedi.
Misk.
Tarçın.
Karanfil.
Kakule.
Ve uzak bir şehirde
hiç bilmediğim bir rüzgâr
saçlarımın arasından geçti.
Sen geldin aklıma.
Oysa senin kokunu
unuttuğumu sanıyordum.
Tuttun perçeminden tüm zamanları getirdin...

Gesi bağlarına vardım sonra.
Akşam asmaların üzerine eğilmişti.
Üzümler ağırdı.
Bir küpte şıra vardı.
Susuz dudaklarıma
bir tas ikram ettiler.
İçtim.
Tatlıydı.
Biraz da buruk.
Aşk gibi...

Asmanın gölgesinde
eski bir türkü dolaşıyordu.
Sözlerini seçemedim.
Fakat hüznünü tanıdım...

Bir hâceye rastladım.
Yüzünü göremedim.
Sakalı mı beyazdı,
saçı mı, bilmiyorum.
Bana yalnız şunu söyledi:
“Kalbin bildiğini
akıl geç öğrenir.”
Sonra yürüdü.
Ardından baktım.
Bir daha göremedim.
Sözü kaldı, köz gibi...

Bir başka gece
Mecnûn geçti önümden.
Çöl, onun etrafında
kendi kendine büyüyordu.
Leylâ'nın adını söylemedi.
Çöl Mecnûn'un diliydi.
Ben de sustum.
Kumların arasında
bir gölge yürüyordu.
Belki Mecnûn'du.
Belki bendim.
Belki ikimizin de
adını unuttuğu başka biri.

Sonra eski kitaplar açıldı.
Bir sayfada Vâmık,
bir sayfada Ferhad,
bir başka yerde Şirin'in kayası...
Yusuf'un kuyusu karardı
bir kenarda.
Züleyha'nın sabrı
öteki sayfada yıpranmıştı.
Kays'ın çölü
sayfaların arasından taşıyordu.
Ne çok insan
sevdiği uğruna
kendinden geçmişti.
Ne çok isim
bir tek isim yüzünden
asırlarca yaşamıştı.
Ben kendi küçük sırrımı
onların arasına koymaya utandım.
Hem benim aşkımın
ne çölü vardı
ne sarayı.
Bir cümlesi vardı yalnız.
Bir cümlesi...

Gece ilerledi.
Kervanlar sustu.
Baharat kokuları çekildi.
Nergisler soldu.
Gesi bağlarında
son ışık da söndü.
Buhara uzaklaştı.
Gürgenç karardı.
Semerkant'ın yıldızları
birer birer yerlerine çekildi.
Ben yine
o eski hanın içindeydim.

Hafıza sandığım şey
meğer bir şehirler ülkesiymiş.
Her odasında başka bir zaman.
Her penceresinde başka bir yüz.
Her kapısında başka bir ayrılık.
Ve ortasında, ah o en ortasında
gönül.
O gönül ki
ne kadar tarih sığdırılırsa sığdırılsın
bir tek hatıraya dar geliyor...

Sonra Hallaç çıktı ortaya, 
Nereden geldiğini görmedim.
Elinde eski bir tokmak.
Önce usulca vurdu.
Bir çocukluk havalandı.
Bir daha vurdu.
Annemin nergisleri.
Bir daha
Gesi bağlarının şırası.
Bir daha
Buhara'nın kandili.
Bir daha
Semerkant'ın yıldızları.
Bir daha!
İpek Yolu'nun bütün baharatları
birden havaya kalktı.
Miskler, mektuplar,
eski yüzler, yarım dualar,
söylenememiş teşekkürler,
geç kalmış özürler...
Hepsi birbirine karıştı.
Ve ben
birden öfkelendim.
Kime?
Bilmem.
Belki zamana.
Belki insanlara.
Belki kendi gafletime.
Ey kıymet bilmeyen dünya!
Sen ne acayip sarrafsın!
Bir gönül yıllarca
kendini sana altın diye sunuyor,
sen eline alıp tartmadan
“sıradan” diyorsun.
Bir anne ömrünü
sessizce önüne koyuyor;
sen alışkanlık sanıyorsun.
Bir dost
yıllarca yanında duruyor,
sen gölgesine bakıp
“nasıl olsa burada” diyorsun.

Sonra zaman geçiyor.
Ve sen
kendi ellerinle ittiğin güzelliğin
ardından bakıyorsun.
Ne acı!
Bazı pişmanlıkların
mezarı yoktur.

Hallaç vurdu.
Bir daha vurdu.
Öyle vurdu ki
sap saman, ot çöp savruldu.
Ve yıllardır kıymeti bilinmemiş
ne kadar güzellik varsa
birer birer havalandı.
Birinin gözüne
bir annenin duası kaçtı.
Birinin yüzüne
eski bir dostun vefası.
Birinin uykusuna
kapıda beklemiş bir insanın gölgesi.
Birinin kalbine bir kalleşin ihâneti.
İşte o zaman
dünya bir anlığına
kendi ayıbını gördü.

Sonra fırtına dindi.
Öyle sessiz dindi ki
insan yağmurun bittiğine inanamadı.
Bir nergis kokusu kaldı havada.
Nereden geldi?
Annemden mi?
Senden mi?
Yoksa ikisini birbirine bağlayan
o görünmez yerden mi?
Bilmiyorum.
Gözlerimi kapattım.
Bir ses duydum.
Çok eski.
Çok yakın.
Bütün şehirlerden,
bütün asırlardan,
bütün çöllerden,
bütün yıldızlardan geçip
tek bir yere varan bir ses.
Bir zamanlar
bir kalbin başka bir kalbe
hiç tereddütsüz söylediği:
“Sana kurban olurum.”
O cümleyi
kimse duymadı.
Zaman da duymadı.
Tarih hiç yazmadı.
Fakat ben
unutmadım.
Ben taşıdım.
Bunca şehirden,
bunca kitaptan,
bunca yıldızdan,
bunca ayrılıktan
sonra geriye ne kaldı diye sordum.
Bir nergis.
Bir yudum şıra.
Uzak bir baharat kokusu.
Ve o cümle.
O cümle hâlâ genç... 

Kanarya Banu Dağ


14 Ağustos 2026 Cuma

Şiir okurken ruhumda mayalananlar


Ve ben, hangi kapıyı açsam karşıma kendim çıkıyorum.
Meğer bazı vedalar insandan gitmezmiş.
Bu hikâye de burada bitsin.

Yalnız bir şeyi merak ediyorum:
İnsan, son kuşunu da uçurduktan sonra göğsünü neye yuva eder?

Ben de şaşıyorum:
kaç kere terk edilir
kendi göğsünden?

Kanarya Banu Dağ

"Meğer bazı vedalar insandan gitmezmiş."

Belki de bu, bazı insanların, bazı vedalara sevdalanmasıdır... 

Vedaya sebep olan gitmiştir ama sen o vedanın girdabında sadık bir Kıtmir gibi, mevlevi dervişi gibi döner durursun... 
Buna bir ah çekilir! 
Birileri vadesi dolmuş zannederken sen vadenin süresiz uzayan gölgesinde bir hicranın sefasını sürersin... El ne bilir, göz ne anlar... 

*

Herkes heybesinde olan kadar okuduğunu anlarmış. Bir KBD şiiri okurken ruhumda mayalananlar... 

 Ve 
Geçenlerde bir okurum; " Size şaşırıyorum, Kanarya Banu Dağ şiirlerini hem Kıskandığım şiirler etiketinde paylaşıyor, hem de sizden çok iyi bir kalem olmasına aldırmadan bloğunuzda yer veriyorsunuz! " demişti. 
😇
İşte iddiasız olmanın, kişinin kendisini, sınırlarını tanımasının vermiş olduğu huzur... 
Kıskandığım şiirler, imrenme anlamında, yani fesat, çekemeyen bir ruh hali değil efenim. 
Bendenizin şiire benzerleri azdır, bari bloğuma uğrayan dostlar arada şiir gibi şiir de okusunlar... 
Çok şükür kompleksim yok. 
İnşallah en korktuklarımdan kibrim de yoktur. 
Bana müteşair tesellisi yeter de artar... 


7 Ağustos 2026 Cuma

SEN GÜLÜNCE


İki kaşın iki tepe, 
Safa-Merve arasından koşuyor zamantı nehri
Gözlerinin ravzasında açıyor şakayıklar 
Koklamak bana kalıyor 
Sen gülünce...

Doluyor boş testiler
Çukurova'da bayram sabahı Allahu Ekber!
Kör kuyulardan fışkırıyor zemzem
Şeker niyetine pamuklar topluyorum yanaklarından, 
Sen gülünce...

Bir toygar yakalıyor avını en büyüğünden
Bölüşüyor kardeşleriyle kavgasız!
Bir şahin bağışlıyor gözlerini dünyaya, 
Bir kervan yaklaşıyor Acemden hediyeler dolu
Develeri dişi 
Develeri gürbüz
Develeri sütlü
Sen gülünce...

Mecnun koşuyor Leyla iline
Nâmurad olanlara, bermurâd kararı çıkıyor yüce divandan.
Mahyalar geriliyor kandilleri ışıl ışıl 
Tellallar dört nala sürüyor atları muştulu.
Seven sevdiğine yâr oluyor, 
Sen gülünce...

Göç takvimini unutuyor leylekler
Göğsümün ğöğü karargâh oluyor 
Ve güneş sarı tülbentli huri. 
Gölgeleri boyuyor deliler
Herkes mutlu, şen, ölümsüz gibi şehrimde, 
Sen gülünce...

Kekik kokuları taşıyor rüzgar, 
Köyüm oluyorsun.
Harman yerine kuruluyor açık hava sineması 
Fakir oğlan-zengin kız yok
İnanıyor herkes sevdaya
Mutlu son; 
Sen güvey ben gelin oluyoruz ve hasımlar dost...
Sen gülünce...

Bire on veriyor başaklar bereketli
Sağa sola savruluyor ekinler
Hedikler, keşkekler kaynatılıyor kazanlarda
Yemeden doyuyorum 
Dağıtıyorum rıza-i lillâh...
Sen gülünce...

Sen gülünce 
Gülünce sen,
Yıldızlar fener alayı nöbet tutuyor
Güneşe ninni söylüyor ay.
Ay ondördünde pürnur pürheves
Med-cezir oynuyor deniz
Dalgalar kartopu çarpıyor yüzüme 
Yengeç dansını öğreniyorum, 
Sen gülünce...

Sen gülünce minnet öğreniyor diken güle
Gül, vaslına gün sayıyor baharın
Birden ahal tekesi oluyor yılkı atım
Harran'dan Yemen'e koşuyor, 
Sen gülünce...

Nur hüzmesi bir şey bu
Adem'den kaç cüz!
Tûr'a ve Hira'ya inenle aynı 
Ayet ayet 
Sûre sûre 
En büyük mucizeyi görüyorum,
Sen gülünce...

Kanarya Banu Dağ


23 Temmuz 2026 Perşembe

Taş toz ve rüzgâr

Bir akşam,
hiç kimsenin fark etmediği bir saat, omuzlarından çekip alacak seni.

Ne göğün alnında bir çatlak belirecek, ne deniz kabarıp kıyıları yutacak.

Yalnızca, pencerenin önündeki fesleğen, akşam ezanıyla aynı rüzgâra eğilecek.

Çarşının taşlarına dökülen nar taneleri çocukların ayakları altında ezilmeyi sürdürecek.

Bakır bir semaver, yaşlı eller arasında yine ince ince türküleyecek.

Pencerenin önünde unutulmuş bir su tası,
göğün aksini usulca kırmaya devam edecek... 

Sana ayrılmış bütün telaş, bir avuç toprağın sabrına gömülecek
Sonra...
Odandaki aynaya sabah vuracak.
Camın üzerinde dolaşan ışık, yüzünü aramayacak.
Toz, kitaplarının sırtında ağır ağır saltanat kuracak.
Çekmecende unutulmuş bir anahtar, hangi kapıyı beklediğini yitirecek.

Bir gömlek, askıda uzun bir gurbet yaşayacak.

Bir fincanın dudağında kuruyan kahve izi, adını anmadan çatlayacak.

Ve vakit...
Vakit, ipek böceğinin kozasını örmesi kadar sessiz, ırmağın taş aşındırması kadar inatçı akacak.

Bir ömür, amber kokulu bir mektubun sobada kıvrıla kıvrıla kararmasına benzermiş meğer.

İnsan, kendi gölgesini dağ sanan bir seyyah kadar aldanmaya yakınmış.

Nice unvanlar,
nice mühürler,
nice alkışlar,
bir güz yaprağının damarlarında dolaşan sarılık kadar kısa nefesliymiş.

Toprak, her ismi aynı sükûtla telaffuz edermiş.
Mermer, her harfi aynı soğuklukla taşırmış.
Rüzgâr, her hatırayı aynı yokuştan aşağı bırakırmış.

Yıllar geçecek.
Sesinin tınısı önce eksilecek.
Çehren, eski bir minyatürün silinen boyaları gibi solacak.

Bir vakit gelecek,
adın, eski bir vakfiyenin kıyısında unutulmuş mühür kadar uzak kalacak.
Seni tanıyan gözler, birer kandil gibi sönüp çekilecek.

Ardından,
yalnız yağmur bilecek mezarının yerini.
Yalnız yabani otlar, taşına yaslanıp büyüyecek.

Ve geceleri,
hilâl,
toprağının üzerinden geçerken hiçbir şey söylemeyecek.
Çünkü semâ,
binlerce ayrılığın ağırlığını taşıya taşıya sessizliğin lisanını öğrenmiş.

Bir gün,
sen de o lisana karışacaksın.
Bir damla mürekkebin engin bir denizde kayboluşu kadar usul,
bir buhur dumanının kubbeye yükselip görünmez oluşu kadar zarif.
O vakit anlayacaksın.
Ömür,
avuçta saklanan suymuş.
Sıkılan her parmak, eksilen bir nehir.

Kanarya Banu Dağ


13 Temmuz 2026 Pazartesi

Diken

Kavuşmak, aynı göğe bakmakmış.
Ayrılık ise, aynı yıldızın altında 
yalnız üşümek.

Rüzgâr her gelişinde 
birkaç yaprak eksiltmedi ağaçtan.

Biraz da beni aldı.
Biraz sesimi.
Biraz, adımı söylerken titreyen harfleri...

Şimdi hangi güle eğilsem, diken avucumu tanıyor...

Kanarya Banu Dağ

*
KİMSE AYNI KALMIYOR

Bir gün dost dediğin insanın avucuna bakıyorsun.
El değil.
Rüzgâr.
Tutmaya uzandığında çoktan başka bir mevsime göçmüş.
Çok geç anlıyorsun, yakınlık mesafeyle ölçülmüyormuş. 
Bazı insanlar göğüs kafesinin içinde bile gurbet.
Ben, en çok "biz" derken yalnız kaldım.
...
Çocukken hürriyeti gökyüzü sanırdım.
Büyüyünce öğrendim:
İnsan bazen kendi nefsinin boynuna taktığı tasmayı kolye diye seviyor.
...
Annem, "İlkelerini kaybetme." derdi.
Şimdi vitrinde etiketi değiştirilmiş ilkeler görüyorum.
İndirimde vicdanlar.
İki alana nice kul hakkı bedava!
...
Vefa, eski bir semtin yıkılmış çeşmesi gibi.
Suyu çekilmiş.
Önünden geçen herkes susuzluğunu başka yerde unutuyor.
Cefa ise inatçı bir sarmaşık.
Kapıyı çalmıyor.
Ah hırsız! Evin içine kadar büyüyor.
...
Eşya...
Ne tuhaf.
Bir sandalye, üzerine oturanlardan daha sadık çıktı.
Bir fincan benden daha uzun süre sakladı annemin dudak izini.
İnsanlar unutmayı öğrendi.
Eşyalar beklemeyi.
...
İnsi de gördüm.
Cinni de.
En çok da ikisinin aynı bedende oturduğu zamanlardan korktum.
Çünkü kötülük, her zaman bağırarak gelmiyor.
Bazen çok nazik konuşuyor.
...
Bir nida var içimde.
Kimse duymuyor.
Belki de kalbin sesi kulakların anlayacağı bir dil değildir.
...
Beşikle mezar arasında bize ömür dedikleri şey,
bir avuç emanetle bir avuç pişmanlığın aynı cebe konulmasından ibaret.
Ve ben,
her sabah kendimi yeniden toplamaktan yoruldum.
Akşam olunca da
eksildiğim yerleri yıldız sananlara gülümsemekten.

Kanarya Banu Dağ

*

BANA HEP SEN

Uzaklarda,kimsenin işitmediği
bir neyin makamına tutulur kalem.

Taşlara ay çarpar
revaklara rüzgâr.
Bana,
hep sen.

Sanki asırlarca buhur tüttürülmüş
eski bir dergâhın eşiğinden
ruhum geçer de
ardında ürperen bir koku kalır.

Ne adını çağırabilirim
ne yokluğunu inkâr

Dilsizim.

Kanarya Banu Dağ

*

Göç eden kuşlardan çok, yuvasını içinde taşıyan insanlar yoruyor göğü.

Hem bilmiyor musun? 
Sonbahar, o eski sonbahar değil.
Bahâne döküyor insanlardan...

Kanarya Banu Dağ

*

"Hoşçakal ey hayat, 
bütün ömürler gibi bitiyor işte bizim de ömrümüz…
Bir vedâ divanının solgun sayfalarıdır dökülen bu yapraklar…🍂"

Ahmet Telli [1946-2026]


15 Mayıs 2026 Cuma

Sensiz değil

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Medine kadar aydınlık olmasa da gecelerimiz,
Karanlık boşaltsa da siyahını üstümüze,
Salât’ımız var sana
Selâmımız var sana
Sultanım!
Aşkına esir olmuş yürekleri sen bilirsin.
Sevgine adanmış hayatları tanırsın sen.
Çektikleri acıyı… Yalnızlığı…
Gözlere dolup dolup boşalan yaşları sen bilirsin,
Uykuya inat hıçkırıklara boğulanları tanırsın sen
Yaşadıkları ızdırabı… Hüznü…
Sultanım.

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Aydan ak yüzünün hayaliyle dolaşırız Eyüp’ü
Sultanlar sultanının ev sahibine deriz ki;
Salât’ımız var o’na
Selâmımız var o’na
Sultanım!
Annesizliğin burukluğunu sen bilirsin.
Allah’tan gayrı kimsesi olmayanı tanırsın sen.
Ürkekliğini, masumluğunu
Rahmân’a dayananları sen bilirsin
Kulluğuyla övünenleri tanırsın sen
Kul gibi yaşayanları.
Sultanım!

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Düşen her yağmur damlasında rahmetinden ışık var.
Kalbimizde virdin, ruhumuzda nûr’un var.
Salât’ımız var sonra,
Selâm’ımız var sana
Sultanım!
Allah’a giden yolu sen bilirsin,
Yolu da yolcuyu da tanırsın sen
Vefa ile gidişinden
Sübhân’a yönelmeyi sen bilirsin.
Utanarak af dileyeni tanırsın sen mahcubiyetini, samimiyetini… Sultanım
İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Medine kadar aydınlık olmasa da gecelerimiz,
Karanlık boşaltsa da siyahını üstümüze,
Salât’ımız var sana
Selâmımız var sana
Sultanım!
Aşkına esir olmuş yürekleri sen bilirsin.
Sevgine adanmış hayatları tanırsın sen.
Çektikleri acıyı… Yalnızlığı…
Gözlere dolup dolup boşalan yaşları sen bilirsin,
Uykuya inat hıçkırıklara boğulanları tanırsın sen
Yaşadıkları ızdırabı… Hüznü…
Sultanım.

Dursun Ali Erzincanlı



2 Mayıs 2026 Cumartesi

Ağladım

Aklıma düştü gözlerin
Boynumu büktüm ağladım
Elveda dediğin yerin
Yanına çöktüm ağladım

Anılar gezdi kanımda
Seni aradım yanımda
Tesbih gibi her anımda
Hasreti çektim ağladım

Her seven boyun eğermiş
Ayrılık ne yaman şeymiş
Gözden yaş dökmek neymiş
Gözümü döktüm ağladım

İçim garip gönlüm darda
Gözlerim karşı duvarda
Ben her akşam aynalarda
Yüzüne baktım ağladım

Oturduk sanki göz göze
Hayalinle ben diz dize
İki çay söyledim bize
Bi tütün yaktım ağladım...

Serdar Tuncer


27 Mart 2026 Cuma

CENNETİN EŞİĞİNDE BİR AVUÇ ŞEKER


toplayın / dökülen sıvaların arasından / o kırık oyuncakları

bir yetim rüzgar / evlerin damarlarında / o sızıyla geziyor

beş yaşında / kalbim / oysa cebimde bin yıllık masallar / hani...

bir kedi tırmalıyor / vaktin duvarlarını / süt kokusuyla karışık / barut isi...

biz çocuklar / hani terliklerimizi karıştırırdık ya / karanlık sığınaklarda
hani...

artık / yalın ayak yürüyoruz / gökyüzünün o en kalabalık caddesinde

bir top yuvarlanıyor / duruyor bir umudun tam kalbinde

annemin tülbentine sarılıp / uyumak vardı / o eski sedirde...
ama...

kuşlar uçtu / kafesler parçalandı / şehir bir tabutun içine sığdı...

insan kolileri diziliyor / yan yana / her birinde yarım kalmış bir gülüş...

ben altı yıl yaşadım teyze / altı koca asır gibi ağır / ve yorgun...

kumbara feryatları biriktiriyorum / bayramda şeker yerine hüzün dağıtanlara...

bir kurşun sesi / bölüyor uykuyu / sayıyorum birden bine kadar / acıyı...

hiç mi salkım düşmez / bu toprağa / hiç mi üzüm tanesi değmez dudağımıza?

yıkılmış duvarların gölgesinde / bir child hala / çizgi film izliyor hayalinde...

annesinin saçlarını okşuyor sessizce / "anne" diyor / "kazlar da gelecek mi?"
biz...

cennetin bahçesinde / kuşlara buğday verirken meleklerle...

dünyayı bir battaniyeye sarıp / dışarı çıkaracağız bütün kederleri...

çünkü devler aslında cüceymiş / biz sarılınca kocaman olurmuş gölgemiz...

şekerler ellerimizde erimeden / salıncaklara kuracağız o kayıp şehri...

artık olmayan kapıları çekip arkamızdan / yürüyoruz ışığın bittiği yere...

her birimiz / birer çiçekli kefen / her birimiz toprağa gömülen bir bayram sabahı...

ve Hind...
evin damarlarında dolaşan / o son gün ışığı gibi...

altıdan geriye sayıyor şimdi / hiç yaşanmamış / o üç yüz elli yılı...

söylesene teyze / balıklarımıza akvaryum / bulduğumuz o günler nerede?

bir kutu ev cıvıltısı / biraz telaş / o telaşı bile özledim...

bugün hiçbir şey olmasa da / saçlarım yarın uzayacak sevinirim...

demiştim ya...
sığınaklarda terliklerimiz karışınca / üzülmeyiz nasıl olsa / yalın ayak gömüleceğiz masallara...

biliyorsun teyze / biz hiç küstürmedik cüceleri...
çayırlar bize kalacaktı / şekerler atlara / salıncaklara koyacaktık şehri...

bebekleri uyutacaktık / buydu planımız...
ama...

şimdi / yıkılmış evlere dağıldık...
bir yetim / annesinin saçlarıyla oynuyor / "anne bak kazlar nasıl yürüyor"
farkında değil...

bir top yuvarlanamıyor / cesetlere çarpmaktan...

sular dolmuyor / kırılmış bardaklara...
sandalyelere acı oturmuş / masanın altında / hayat bilgisi kitabından bir sayfa...

kuşlara buğday vermiş melekler / çoktan...
telefon uzaktan çalıyor / sessizliği...

Hind...
son gün parçası gibi...
artık olmayan bir evin kapısını çekiyor...

gölgesi / kocaman bir adama benzer mi acaba sarılsa diğer çocuklara?
teoride...

kumbara paralarımızı biriktiriyoruz / son nefeslerimizi topluyoruz kuruşu kuruşuna...

sırf yaşamak için...
bütün bunlar olurken...
altıdan geriye sayıyor bir kurşun / bir salkım kurşun...

içinde hiç mi üzüm tanesi yok?
en fazla beş tanesini sayabiliyor / kalan 350'sini / hiç yaşamadığı yıllar...

baksana anne / kazlar da bizimle...
bizimle cennete gelecek mi?

                                     
                                      gazze 'nin solan şekerleri 
 
                                       ve masumca susan
                         
                                          altı yıllık bir rüya...

Şerife  Akarsu Şahan 


10 Mart 2026 Salı

Gecenin İçinden Geçen Su

Kar yağıyor üsareye, sırrını döküyor tüm aynalar.
Şehirde Meryemi sükût, 
herkes kendi kalbinin kapısını içeriden kilitliyor.
Hatıralar tablo gibi asılı
duvarı olmayan her evde, yarım bırakılmış bir tuval!
Yüzümde kuruyor yıllar.
Annem söylüyor; 

"İnsan kendi kalbini taşırken yoruluyor. İşte o zaman suya bakmalı."

Onun için ben suya bakıyorum
bazı geceler.
Dağ başı kadar yalnız oluyor insan.
İntizar, kurak bir kuyuda bekleyen suya benziyor.
Üryan bir kabuğun kırılışı bu, dinmek bilmeyen gece sisi.
Yeryüzünün eski hikâyeleri dolaşıyor zihnimde.
Harut ile Marut’un gölgesi değil
insan kendi hilelerinde tâlim ediyor büyüyü.
Öyle ince tuzaklar kuruyor ki
Şeytan bile, yanında toy!

Bir söz dolaşıyor iki kalbin arasında
Şüphe ve gölge!
Daha dün su olan iki insan
şimdi kezzap birbirine.
Aşkın hezimeti başlıyor
gözler gözlere değmeden döşeniyor gurbet rayları.
Şehirler uzak değil
insan hayın, yollar mayın.
Bozuk saatler işliyor
boğuk bir nağme dolaşıyor sokaklarda.
Herkesin içinde notasız makam, çöken akşam.

Kendi hikâyesine inanmayan bir kalp çarpıyor.
Eller el oluyor kendi ellerine.
Kimse kimseyi tutmuyor
Ah herkes kendi düşüşünün tanığı.
Koşuyoruz, Burak sandığımız umutların ardından.
İnsan, bir ceylanın karnındaki miski bile kirletiyor.

Hatıra odunları, gözyaşlarından kör kütük ıslak!
Tutuşmuyor esrik hülyalarda,
kül bile sâdık değil ateşe.

Suyu bırakıyorum
Karı bırakıyorum
Dağ başlarını bırakıyorum
İçimde bir şey kalıyor
Bozuk saatler gibi işliyor
Boğuk bir nağme gibi sürüyor
Notasız bir makam gibi çöküyor.

İnsan ne dost, ne hasım.
Yalnızca iki büyünün arasında kalan
yaralı bir kalp.
Kar yağıyor üsareye
Su hâlâ akıyor
Gözlerimde ceylanın ürkekliği
Her fısıltı bir yara
Her bakış külliyat
Bir ölüm gerçek
Bir ölüm!

Ve ben çıkıyorum aynalardan.

Kanarya Banu Dağ


13 Şubat 2026 Cuma

Sırr-ı Bekā Olurdu


Gülüşün dindirirdi sahranı, yanık gönle gülşen olurdu
Sinede gizlenen o sessiz nâr, himmetinle nur olurdu
Dile mühürlenen o kadim lâl, çözülür de zikir olurdu
Sonra, sonra beni küllerimden, savursan da olurdu..

Nazarın dindirirdi hicranı, Mansur’a nurlu dâr olurdu
Zulmetin ortasında her bir put, yıkılır da har olurdu
Alnıma kazılmış o kara yazı, silinir bahar olurdu
Sonra, sonra beni aşkın oduyla, yandırsan da olurdu..

Nefesin dindirirdi nefsi, rüzgâra muti râm olurdu
Karanlıkta kalan şu dar kuyu, Yusuf’a makam olurdu
Kalbime saplanan her diken ucu, vuslatta bayram olurdu
Sonra, sonra beni dilsizce, sustursan da olurdu..

Hayalin dindirirdi perdeleri, miraçta Burak olurdu
Sidre-i Münteha’da bu garip can, menzile durak olurdu
Ruhuma dokunan her acı zehir, elinde bal olurdu
Sonra, sonra beni zemheride, dondursan da olurdu..

Sözün dindirirdi kâl-ü belayı, ruha ezelden ses olurdu
Katrede saklanan o koca derya, taşar da tek nefes olurdu
Gözüme çekilen o kesif perde, aralanır da fer olurdu
Sonra, sonra beni ıssız yollarda, unutsan da olurdu..

Cemalin dindirirdi sürgünleri, bekā yurdu ayan olurdu
Şu virane gönlümün tek virdi, seninle vuslatın tadı olurdu
İçimde inleyen bu yaralı ney, üflenir de sükût olurdu
Sonra, sonra beni bir hiçliğin koynuna, daldırsan da olurdu..

Lütfun dindirirdi cehennemleri, İbrahim’e serinlik olurdu
Aşkınla tutuşan her bir zerre, meleklerin neşesi olurdu
Zamanın durduğu o kutsal an, ebediyetin penceresi olurdu
Sonra, sonra beni bir lahzada, öldürsen de olurdu..

Hükmün dindirirdi her isyanı, rızaya beraat olurdu
Aklın dar kalıbı kırılır baştan, kalbe binbir kanat olurdu
Ayrılık denen o taşınmaz yük, visal yolunda rahat olurdu
Sonra, sonra beni ebedi garipliğe, mahkûm etsen de olurdu..

İsmin dindirirdi harareti, çölde vaha, tende kar olurdu
Yıkık dökük bu harabe gönül, sayende yeniden imar olurdu
Ten kafesinde çırpınan şu kuş, uçar da hür-ü var olurdu
Sonra, sonra beni bir başıma, sahipsiz bıraksan da olurdu..

Gidişin dindirirdi bütün renkleri, kainat tek bir boya olurdu
Varlığın o devasa raksı, seninle en kâmil ahenk olurdu
Ruhumun bu son seferi, vuslatınla nihayet denk olurdu
Sonra, sonra beni toprak altında, çürütsen de olurdu..

Vuslatın dindirirdi kıyameti, mahşerde sükûn olurdu
Kaf Dağı’nın ardındaki o sır, kalbe aşikâr kün olurdu
Can kuşum ten kafesinden çıkar, sende ölür de gün olurdu
Sonra, sonra beni varlığından, silsen de olurdu..

Varlığın dindirirdi benliğimi, bende "O"ndan gayrı ne olurdu
Aynaya baksam sen görünürdün, suretim aşkınla fena bulurdu
İki cihanın kavgası biter, sende ölmek bekā olurdu
Sonra, sonra beni hiçliğin içinde, yok etsen de olurdu..
.
Sonra, sonra beni mevsimsiz...
Soldursan da olurdu..

                                                      "Kes'tim" soluğumu 

Şerife Akarsu Şahan ✍️


MAHŞER-İ SEVDA

Mecnunun gözüyle / Leyla’ya baktım,
Deli divaneyim / çöl bana ne etsin?
Kerem’in harına / Aslı’ca düştüm,
Tel tel yakan ateş / beni de bulsun.

Yürekte biriken / bu kadim sızı,
Kurutur deryayı / görse bu közü,
Kül olmayı seçen / o arsız arzu,
Eserse fırtına / yel bana ne etsin?

Ferhat’ın gürzüyle / indi her vuruş,
Dağlar yarılsa da / bitmedi yokuş,
Kaderim aşk ile / olmuşsa sarhoş,
Zindan olsa dünya / dar bana ne etsin?

Gözünün karası / bir ömür hapis,
Tenin güneş bana / gayrısı nefis,
Viran gönlüm artık / tutmaz ki meclis,
Baharlar gelse de / kar bana ne etsin?

Yollar biter elbet / sızım hiç bitmez,
Senden başka hayal / bu akla yetmez,
Aşkın mührü candan / ölse de gitmez,
Diller sussa bile / ah bana ne etsin?

Saçının teline / gurbet sinmişse,
Her bir adımın ki / cennet demişse,
Vuslatın müjdesi / cana inmişse,
Toprak beklese de / yer bana ne etsin?

Mühürdür yüreğe / kazıdım seni,
Giderken bıraktın / viran bu teni,
Mahşerde seninle / görsem gölgeni,
Narlar yansa bile / kül bana ne etsin?

Kalemim kağıda / derdimi yazar,
Gönül bu sevdada / mezarın kazar,
Dostun imzasında / saklı bir nazar,
Dünya fani ise / hal bana ne etsin?

                                
                              Kerem-i Vuslat & Mecnun-i Feryat

Şerife Akarsu Şahan 

*

HİÇBİR ŞEYİNİZ OLMADIM

Kalbim sustu.
Duvarınızdaki tabloda bir imza olsaydım
her misafire adımı anlatırdınız belki.

Kristal bardakta bir çatlak olsam
hemen değiştirirdiniz kaderimi.

Çalar saatinizin akrebi olsam
gecemi kurar, sabahıma değer verirdiniz.

Cebinizde taşıdığınız bir anahtar olsam
kaybolmaktan korkardınız.

Şifreniz olsam ezberlerdiniz,
unutmamak için tekrar tekrar fısıldardınız ismimi.

Yangın alarmı olsam
dumanımda koşardınız bana doğru.

Pasaportunuz olsam
damgalarla çoğaltırdınız varlığımı.

Takviminizde kırmızı bir gün olsam
üstümü çizerken bile üzülürdünüz.

Bir ekran olsam
parmak izinizle büyütürdünüz beni.

Göğsünüzde bir madalya olsam
toz kondurmazdınız onuruma.

Rütbeniz olsam
omuzlarınızda taşırdınız.

Markanız olsam
leke sürdürmezdiniz adıma.

Bir hastalık olsam
çaremi arardınız dünyanın öbür ucunda.

Bir yatırım olsam
gece yarısı bile kontrol ederdiniz değerimi.

Ama ben…
insandım.

Kanım takvim yapraklarına basılan kırmızı değildi,
toprağa düşen sıcak bir akşamdı.

Nabzım saatin tik takına benzemedi,
çünkü bombalar saatlerden daha çok çalıştı.

Adım bir eşya değildi,
sigortalanmadı hayatım.

Bir vitrin ürünü olmadım,
cam kırılınca süpürülmedi parçalarım.

Bir sözleşme değildim,
imzanızın altına sığmadım.

Bir haber başlığı oldum sadece,
kaydırıp geçtiniz.

Kalbim durdu.

Siz kazandınız dediniz.
Kazandığınız şey
sessizliğiniz oldu.

Saatler çalıştı.
Bombalar daha çok çalıştı.

Ve ben…
hiçbir şeyiniz olmadığım için
öldüm.

Kalbim durdu.

🇵🇸

Şerife Akarsu Şahan 
                                                


21 Ocak 2026 Çarşamba

Siteril Merhamet



Akşam yine aynı saat.
Haber bülteni tam kıvamında:
Ne fazla acı, ne iz bırakacak kadar gerçek.
Sunucu dudaklarını silerek konuşuyor,
kelimeler tok, şehirler aç.
Bir sofra kuruluyor bir yerde,
öbür tarafta yerle bir ediliyor bir ev.
Çatalın sesiyle
kemik sesi birbirine karışmıyor,
çünkü mesafe var;
çünkü vicdan artık
coğrafi bir mesele.
Orada çocuklar büyümüyor,
yalnızca uzuyorlar.
Boyları değil,
suskunlukları artıyor.
Bir annenin saçında beyaz,
bir bebeğin avucunda ölüm tarihi.
Toprak,
üzerine düşeni artık ayırt edemiyor:
tohum mu,
beden mi?
Her şey aceleyle gömülüyor.
Bazıları yüksekten bakıyor dünyaya.
Rezidans camlarında gün batımı,
arka planda Mozart,
ön planda steril bir merhamet.
“Çok yazık” diyorlar,
şarabın tanenini tartışırken.
Romantizm umresi bu:
acıya değmeden arınmak.
Seküler aklın defterinde
bu sadece bir istatistik.
Yuvarlanmış sayılar,
yumuşatılmış başlıklar.
Bir tırnak kırığı kadar can sıkıcı,
bir sonraki gündeme kadar dayanıklı.
Ama orada
bir baba kapıyı kilitlemeden çıkıyor,
nasıl olsa dönecek ev kalmadı.
Bir kadın ekmeği bölmeden önce
gökyüzüne bakıyor;
bugün uçaklar mı var,
yoksa yalnızca dua mı?
Çocuklar su taşıyor,
ama su hafızayı temizlemiyor.
Kefenler beyaz değil artık,
çünkü beyaz vakit yok.
Zaman,
orada sürekli kan kaybediyor.
Biz ne yapıyoruz?
Koltukta biraz kıpırdanıyoruz.
“İnsanlık nereye gidiyor?” diye sorup
televizyonun sesini kısıyoruz.
Sonra
tatlı geliyor.
Oysa bu suskunluk
nötr değil.
Bu rahatlık
masum değil.
Bu görmezlik,
aktif bir iştir.
Bir gün bu çağ
kendi arşivini açacak.
Kim neyi gördü,
neyi bilip sustu,
neyi fon müziğine çevirdi
tek tek dökülecek.
Ve bir yer olacak orada,
başlığı sade, içeriği ağır:
“Burada insanlık
konforu seçti.”
O şehir hâlâ ayaktaysa,
bu mucize değil.
Bu bir direnç biçimi.
Bu,
ölümle pazarlık etmeyi reddetmek.
Bilinsin:
Hiçbir zulüm
sonsuz yayın yapamaz.
Bir gün ekran kararır,
ışık yanar.
Ve hakikat
bu kez kesintisiz konuşur.

Kanarya Banu Dağ





19 Ocak 2026 Pazartesi

Gönül hanem Şerife Akarsu Şahan

Ben geldim anne

Anne ben geldim...
Bütün dar kuyularında Yusufların
Melul iç çekişlerinde hüsranların
Sonbaharlarında mevsimlerin
Ağlamaklı, dolu dolu bulutların
Yorularak her köşe başında
Kendime hazin rastlamalarım...
Ben geldim anne.

Sırtımda dünya denilen o dilsiz kambur,
Ruhumda yankılanan kırık bir aynanın sesiyle geldim.
Zamanın dişleri arasında ufalanırken gençliğim,
Her adımda biraz daha kendinden eksilen,
Kendi gurbetinde yabancılaşan o çocukla geldim.
Gömleğim arkadan yırtık, kalbim bin yerinden;
Züleyha’nın vaatlerinden değil, dünyanın sahteliğinden kaçıp geldim.

Bakışlarımda donmuş bir zemherinin soğukluğu,
Ellerimde tutunamadığım rüzgârların yorgunluğu var.
Ben ki; gökyüzünü bir avuç toprağa değişenlerin arasında,
Maviye olan inancımı senin dualarında sakladım.
Şimdi her köşe başı bir uçurum, her yüz bir maske;
Kendi içimin labirentlerinde kaybolmuşken,
Senin merhametinin o ince sızısına tutunup geldim.

Biriktirdiğim sessizlikleri odanın duvarlarına as,
Yorgunluğumu seccadenin bir kenarına bırak.
Çünkü dışarısı; insanın insanı gurbet kıldığı bir yer.
Çünkü dışarısı; kalbi olanın nefes alamadığı bir mahşer.
Gözlerindeki o kadim şefkati sür yaralarıma,
Karanlık pusuları dağıtan o beyaz tülbendini sar ruhuma.

Yusuf kuyuda ölmedi ama ben her gün öldüm anne,
Kervanlar geçti üstümden, kimse beni satın almadı.
Bir senin sevdan paha biçilemezdi şu çürümüş çarşıda,
Şimdi bütün yollarım sana çıksın, bütün kapılarım sana kapansın.
Eksik kalan yanlarımı tamamla, dağılan parçalarımı topla;
Tükendim, bittim ve nihayet kendime rastladım...
Ben geldim anne.

Şerife Akarsu Şahan


Aşk Nefesi

Sen,
mim’in rahminde gizlenen su,
nun’un karnında uyuyan sır,
elif’in omurgasında doğrulan sabır.

Ey bakışımı içerden yıkan ses,
adın anılınca
zamanın dizleri çözülür.

Dünyayı dinle…
Toprak nefes alsın,
taşlar zikre dursun,
gölge gölgesini tanısın.

Güneşe sus öğret,
yağmura edep,
aklıma aşk.

Kirpiklerini çek kalbimden,
gece titremesin artık.
Bir bakışın
yedi kapı kapatır içimde,
sekizincisi yokluk.

Ruhumu erit,
harf harf in derinime.
Kaf ile nûn arasında
bir âlem düşür önüme.
Oku fırlat,
savaş bitsin:
kanımda ben kalmasın,
canımda adım.

Her yerimden taşıyor aşk;
taşmıyor,
sızıyor.
İnci gibi diziliyor içimde
sessiz harfler.

Susamıyorum,
çünkü içtiğim şey su değil.
Okyanus korkuyor benden,
taşacak diye değil,
kendini unutacak diye.

Hava sen kokuyor;
rüzgâra mı verdin gülüşünü?
Estikçe bahar,
estikçe secde.

Ne yana dönsem
bir bayramın eşiği;
ayakkabılar kapıda,
kalpler içeride.

Gökyüzü iki göz ödünç almış,
bakıyor bana.
Çocuksun,
çünkü kirlenmemişsin.
Masumsun,
çünkü bilerek yakıyorsun.
En çok da aşk…
çünkü öldürmeden diriltiyorsun.

Zamanın kulağına eğildim,
“akma” dedim.
Ziller sustu,
saatler yetim kaldı.
Kuşlar uçtu,
ama varacak yerleri unuttu.

Diller kapandı,
eller kalplere konuştu.

Aşk toprağa inerken
ben doğdum.
Gözümü açtım,
ışık ağır geldi.
Bu yüzden kör oldum.

Aşk bu:
yaşarken yaşanmıyor.
Çok sevdim.
O yüzden
çok ölüyorum.
                                             Harf an’da
Şerife Akarsu Şahan 


GÖNÜLHÂNEM

..../Leylâ’ya çirkin demişler, göz görmeyi bilmezken,
Aynalar yüz çevirmiş, hakikat derindeyken,
Sevdayı süs sanmışlar, can canından geçerken,
Hepsi bakar görünene, aşk sessizce büyürken

..../Züleyhâ’ya dil uzatmışlar, sabrın adını bilmezken,
Yusuf’u kuyuya sormuşlar, gökler şahidiyken,
Karanlığa laf etmişler, nur gizliyken perdeden,
Hepsi hüküm dağıtırken, sır sessizce büyürken

.
..../Yûnus’a deli demişler, söz tartılmış akılla,
Ateşi hor görmüşler, İbrâhim’de yakılla,
Çöle yük demişler hep, Hacer yürür yakînle,
Hepsi ölçer, biri geçer; yol bilinir ayakla.

..../Mecnun’a yazık demişler, çöller şahittir hâle,
Aşkı kördüğüm sanmışlar, çözülür secdeyle,
Âişe’ye sual etmişler, kalp dolu istiğfâr ile,
Hepsi sorar durur, cevap iner sükûnetle.

..../Zamanı suçlamışlar, sabır Eyyûb’un rengi,
Gözyaşını hor görmüşler, Meryem’de sessiz denge,
Taşı sıradan sanmışlar, Musa’da ayet izi,
Hepsi bakar geçer, gönül görür her şeyi.

..../Gülü kınamışlar çok, diken niye var diye,
Karanlığa kızmışlar, seher niye zor diye,
Umudu tartmışlar hep, olur mu olmaz diye,
Hepsi hesap tutar, aşk yürür nasip diye.

..../İnciyi suya sormuşlar, derinliği bilmeden,
Yeşili yorgun sanmışlar, bahar dile gelmeden,
Kuşları kafeste sevmişler, göğe el uzatmadan,
Hepsi tutmak isterken, aşk uçmayı seçmeden

..../Taşı renk sanmışlar, zümrüt suskunluğunda,
Kalbi dar sanmışlar, secde genişliğinde,
Sözü yük saymışlar, duanın dinginliğinde,
Hepsi ses arar durur, hakikat sessizliğinde.

..../Gölgede büyür demişler, nurun inceliğini,
Ağır sanmışlar kalbi, secdenin hafifliğini,
Sükûtu eksik bilmişler, zikrin derinliğini,
Hepsi sözle yol arar, aşk susar bildiğini.

..../Yük demişler emanete, sır taşır omuzlar,
Geceyi son sanmışlar, seher gizler avuçlar,
Canı tek başına saymışlar, cem olur soluklar,
Hepsi varlığa tutunur, aşk yoklukta duraklar.

..../Aslı’ya ateş demişler, yanmadan bilmezken,
Ferhat’ı dağla sınamışlar, sabır taşa sinerken,
Şirin’i bir masal sanmışlar, hakikat içerken,
Hepsi seyirci kalmışken, aşk kaderi delerken.

..../Dağı yol sanmış Ferhat, külüngü dua bilmiş,
Taş dile gelmiş o gün, niyet Hakk’a yürümüş,
Aslı ateşiyle yanmış, Şirin sabırla gülmüş,
Hepsi bir isim olmuş, aşk tek hakikatmiş.

..../Sonra bir nur doğmuş çölde, çağ kapanmış çağ açmış,
Yetim bir kalbin sesiyle insanlık kendin bulmuş,
Söz onda ahlâk olmuş, susuş bile emir olmuş,
Hepsi aşkı ararken, O merhameti öğretmiş.

..../Ve anlar gönül sonunda:
Aşk; O’nun izinde yürümektir,
Edep kuşanıp kalbi incitmemektir.
Salât u selâm düşer yolun her taşına,
İsimler susar, çağlar kapanır,
Hakikat O’nun adıyla mühürlenir.
(sallallâhu aleyhi ve sellem)

Şerife Akarsu Şahan

                             /Kestim sol'umu

Sırr-ı Hakikat

"Ben"liğimden "Sen"liğine giden o ince sırda,
Nefsimin bir gölgesi belirirse,
Bu yola,
Bu fenaya,
Bir zerre "benlik" davası karışırsa!
Vahdetin o deryasında, o sonsuz,
Hiçliğinde,
yok et beni

Aşkın narından közlenmiş o mukaddes sofrada,
Dünya tadına bir meyil uyanırsa,
Bu sabra,
Bu rızaya,
Bir dirhem şikayet sızarsa!
Aşk-ı hakikinin o yakıcı, o arındıran,
Ateşiyle,
dağla beni

Gönül mülkünden Sultan’ın sarayına varırken,
Eşyaya bir anlık meyil düşerse,
Bu aşka,
Bu arşa,
Bir nebze maseva lekesi bulaşırsa!
Ney'in o inleyen, o hasret dolu,
Avazıyla,
savur beni

Hakk'ın cemaline çevrilmiş o nurlu bakışta,
Halkın rızasına bir pay ayrılırsa,
Bu özleme,
Bu visale,
Bir anlık gaflet perdesi inerse!
Mürşidin o keskin, o terbiye eden,
Nazarıyla,
öldür beni

Zikrin halkasında dönen o divane canda,
Dünya telâşına bir yer açılırsa,
Bu vech'e,
Bu secdede,
Bir anlık masiva fısıltısı duyulursa!
Aşkın o bitmeyen, o kâdim,
Çilehanesinde,
pişir beni

Aşkın şarabıyla mest olmuş bu garip gönülde,
Kendi nefesime bir pay çıkarırsam,
Bu tevhide,
Bu meşke,
Bir anlık ikilik zannı sızarsa!
Mansur’un o darağacında, o dimdik,
Hak kelâmıyla,
söylet beni

Kestim sol'umu...

Şerife Akarsu Şahan

7 Kasım 2025 Cuma

Berzah-ı Gamze


Ömrüme;
berzâh olmuş gamzelerin,

Divit mahçup,
şerh ü beyana sığmaz o nazlı bakışların...

Kalem utangaç,
mürekkeb titrek;
her harf bir âh,
her nokta bir hicran.

Gözlerinle başlar 
kıyamet -i suğra,
kirpiklerinle biter
âlemin nizamı.

Bir bakışınla 
yedi iklim dört bucak,
bir gülüşünle 
bin yıllık çöl çiçeklenir.

Söz sustu,
suskunluk konuştu;
arada yalnızca 
senin adın yankılandı.

Dudaklarının kıvrımı
bir ayet gibi iner,
her hece bir secde,
her sessizlik bir duâ.

Saç tellerin 
geceyi ipe dizmiş,
yıldızlar kıskanır 
o karanlık ışıltıyı.

Elinin değdiği yer
zamanı durdurur,
parmak uçlarınla 
yazılır kaderin en gizli satırı.

Nefesin 
baharı müjdeler,
göğsümde açan 
her çiçek senin adını fısıldar.

Gölgen bile
aydınlık bırakır 
varlığınla dolar
boşlukların en kuytusu.

Bir anlık terk edişin 
kıyameti büyütür,
dönüşünle dirilir 
ölmüş bütün umutlar.

Ve ben,
seninle başlayan 
her cümlede kaybolur,
seninle biten
her nefeste yeniden doğarım.

Şerife Şahan ✍️

7 Eylül 2025 Pazar

Müsebbib'ül Esbâb

Müsebbib'ül Esbâb

Bu eflâtun sessizlik, güller mahzûn diyedir;
Bülbülün bağrındaki âh, bî-mezmûn diyedir.

Gül sustuysa bülbül nice feryâd eylesin hâlâ?
Bu ne yıkık bahâr ki, aşk-ı derûn diyedir.

Ben ki nazar ile anlar idim dilde gizli hâli;
Şimdi göz bile söylemez, perde-i hûn diyedir.

Ne şem' yanar mecliste, ne pervâne döner artık;
Her kül, sükût-ı âteş-i pinhân diyedir.

Bî-harf ü savt söylenir gönülde nice hikâyet;
Duyan bilir ki bu lisân, ehl-i vicdân diyedir.

Kırıldı âyine meğer, sûret değil hakîkatten;
Her inkisâr-ı sîne, asl-ı nigârın diyedir.

Gece bağrında sakladıkça çoğalır encüm-i nûr;
Her zulmetin nihâyeti fecr-i bahârın diyedir.

Ne hikmettir en yakını en uzağa düşürür;
Bu derd-i firkat, kadr-i visâlin diyedir.

Söz dudakta taş kesilir, nefes geri döner bâzan;
Bu acz-i nutk u sükût, sırr-ı vakârın diyedir.

Nehir yüzünü deryâya, bulut yükünü dağlara;
Her meyl-i fıtrî âhir cezb-i karârın diyedir.

Serv eğilmişse sanma rüzgârın kahrı erişmiş;
Her kadd-i ham biraz dahi lutf-ı Kirdgârın diyedir.

Sanırsın hükmü esbâb eyler âlemde zuhûr eden;
Meğer her perde-i kevn, emr-i Yezdân diyedir.

Bânû, eşyâ susar amma sükûtu nutktan akdemdir;
Her zerre lisân-ı hâl ile: "Müsebbibü'l-Esbâb..." diyedir.

Kanarya Banu Dağ


Mektubun geldi…
zarfı açmadım önce,
çünkü bazı kelimeler
kâğıttan çok sitem kokar.

Gece on ikiyi bilirim,
saatin gözbebeğinde büyüyen o siyah halka…
sen orada kayboluyorsun.
Benimse takvimim,
her yaprağına senin adını yazıp
yırtamadığım bir defterden ibaret.

Geometriyi severim;
çünkü üçgenler dua eder,
daireler secdeye varır,
pergellerse hep bir kalbe bağlıdır.
Seninle aramızdaki mesafe,
iki nokta arasındaki en kısa yol değil;
bir suskunluğun sonsuza açılan açısıdır.

Babaannen derdi ya:
“Bu buzdolabını kim icat ettiyse, cennetliktir.”
Oysa ben seni,
içinde hiç bozulmayan bir elma gibi saklıyorum.
Ve sigara dediğin,
küllerinden yeni bir harita çizer
ama ben bilirim:
her kül, aynı zamanda yıldız tozudur.

Hendese susuyor,
çünkü senin dumanın
cetvelleri yamultuyor.
Sigaranın külleriyle yazdığın mektuplar,
borçlu çıkarıyor adamı.

Yine de yaz,
yaz ki ben sana kızmayı öğreneyim.
Kızsam da yaz,
çünkü gözlerin
karakol duvarlarına sürülmüş en güzel kaçış planı.

Ve unutma:
imkânsızlığın dudak payı…
içilmez.

Kanarya Banu Dağ


14 Ağustos 2025 Perşembe

Havâs ve Gölge-i Anka

Sana varmak, hicretle yorulmuş bir nefesin seferi gibiydi,
gözlerin, ürkmüş bir muhabbet kervanının sükûtla göçü.
Yağmura benzerdi bakışların;
lâl kalsan dahi,
öyle ketum görünüp öyle sır ifşâ ederdi ki,
kirpiğinden düşen esanslı bir hatıra
mektupları mühürsüz bırakırdı.

Seni, kafeste ötüşe mahkûm bir bülbül sanmışlardı;
hâlbuki sen, yanık kanatlı Zümrüd-ü Anka idin.
Kanatlarının gölgesi kartallara bile düşmez,
dağların ardındaki sır dağlara konardın.
Bilmezlerdi ki,
ne Kafdağı’nı işitmişlerdi
ne Hira’nın nûruna ermişlerdi;
kendi yığınını “dağ” sananlar,
benlik taşını zirve zannederlerdi.

Senin kubben göğe değmişti,
minaren rüzgârın omzunda ezan okur,
avluna giren her yolcu
gözlerinde abdest alırdı.
Şadırvanın serinliğiyle
kalbinin avlusuna varan
her kim olursa
müezzin nefesinle çağrılırdı sevdaya.

Ama onlar,
ne taşında gizli duayı gördü
ne de minberine sinmiş hikmeti;
senin içindeki mabedi
yıktılar bilmeden...

Ve bir gün,
rüzgâr, kubbenden bir dua söküp
göğe taşıyacak;
o vakit anlarlar ki
suskunluğun,
en gür sesli ezanmış aslında...

O vakit,
Kafdağı’nın doruğunda bir gölge belirecek;
kanatları, ufku silecek kadar geniş,
bakışı, çağları delecek kadar keskin.
Simurg geri dönecek…
Fakat indiği yer,
ne onların tepeciği olacak
ne de aldanışla örülmüş avluları.

Yüksekten,
yargı dağıtır gibi değil,
bilenin vakarını taşıyarak bakacak aşağıya
ve yalnızca şöyle diyecek:

"Dağ, kendini bilmekle büyüktür;
siz, kendinizi bilmedikçe
benim inişim size vuslat değil,
sadece gölgedir."

Kanarya Banu Dağ

22 Temmuz 2025 Salı

Vâris-i Hüzün

Doğrudur...
Kuyuya attık en güzelimizi.
Bir gömlek kaldı elimizde,
O da kanlıydı.

Ondandır...
İnananlar en çok sınanır,
Sırtını dönmeyenler en derin hançeri alır.
Ve Yusuf susunca,
Züleyha yandı sanılır.
Ondan...

Doğrudur...
Gök, bu gece sükûtla mühürlü.
İnsanın içi, en çok orda üşür.
Gün dönerken sırtımızı döndük,
Kervan gitti, biz yük kaldık.
Ahit bozuldu,
Sadakat kıyıya vurdu.

Ondandır...
Bir yudum su,
Bin yıllık yangına yetmedi...

Ama yine de 
Her şiir, bir suskunun aziz kardeşidir. 

Kanarya Banu Dağ

17 Temmuz 2025 Perşembe

İki nabız arası / Karavan

Her tarafı kötüler sardı,
Ondan mı? 
Fazla güzelsin,
Gözlerin fazla derin,fazla ondan mı? 
Tüy hafifliğin nasıl da ağır;
Boğazımdasın…

Sana bakınca, bir gül dalı gibi kırılıyor içim.
İnsan seni severken kendinden eksiliyor biraz.
Saklı bir yıkım var bakışında,
Bir felaket nazlılığı.

Suskunluğunla konuşuyorsun,
Sesin kalbimin kıyısında dalga.
Ne zaman gelsen
Gitmelerin ürperiyor içimde.

Her tarafı bir suskunluk bastı.
Söz geçirmeyen bir karanlık gibi…
Ve sen;
Bir yerlerde fazla güzel kaldın.
Kendine bile ağır gelen bir hafiflik gibi
İnce, ince,
Boğazıma takıldın.

Sen kelime değilsin
Cümle değil
Nesir 
Şiir
Destan değil.
Yüzün,
tarihi unutulmuş bir efsanenin yankısı.
Bir gül değil 
Gülün tam açtığı ânın temâşâsı.

Kötüler çok, evet.
Ama sen;
Sana bakınca anlıyorum,
İyilik sadece bir güzellik değil,
Bir imtihan.

Senin yerin,
iki nabız atışı arası.
Bir "acaba" ile bir "keşke"nin ortası.

Her tarafı kötüler sardı
Ondan mı?
Boğazımdasın...

Kanarya Banu Dağ



KARAVAN 

Başımı sana yaslamayı,
bir ömrün en sessiz hicreti saymıştım.
Karavanı, yollar için seçmedim,
insan bazen göç etmekten yorulur da
yalnız bir kalbin içinde konaklamak ister ya hani...

Dışarıda rüzgâr,
eski haritaları yırtıp duruyordu.
İçeride zaman,
ellerini dizlerine koymuş
uzun zamandır ilk defa susuyordu.
Konuşsaydım şayet, 
ağzımdan kelimeler çıkmayacaktı.
Yarım kalmış mevsimler dökülecekti.
Çocukluğumun kırık aynaları,
annemin yüzünde unuttuğum dua,
adını koyamadığım bütün gurbetler...

İnsan, sevdiğine başını yaslayınca
omzuna değil,
kendi sürgününe varıyor meğer.
Ben sana varınca
yedi kıta küçülecekti.
Çünkü sevgili, hasretin coğrafyası,
haritaların bilmediği bir yerdi.

Ve belki hiçbir çiçek açmayacaktı.
Lâkin toprağın,
çiçek açmaktan daha eski bir sabrı vardı.
Biz de o sabrı bölüşecektik tek parça kalarak.

Karavanın küçük camında
akşam, usulca yüzünü yıkarken,
dünya yine dönecekti.
Bir tek biz,
nihâyet yetişecektik-yetecektik  birbirimize...

Kanarya Banu Dağ



8 Temmuz 2025 Salı

Seni Sevmek

Tevatür gecenin zühre yıldızı gözlerin.
Okyanusta maviye yüzmek.
Tüm mavileri avucumla tenine dökmek,
Aşkın tüm kokularını saçlarına sürmek,
Ihlamurlar altında hasretinden öpmek.

Ayla güneşi boynuna asmak,
Hani ne bileyim, 
Bilinmezlikten ötedir seni sevmek!

Göğün laciverttinde saklıdır gülüşün,
Bir çöldeki seraba dalmak.
Yıldızları ellerimle kalbine sarmak,
Yaseminlerin nefesini dudaklarına bırakmak,
Kehribar ormanlarda özlemle yanmak.

Şafakta bulutları boynuna takmak,
Hani ne bileyim, 
Sonsuzluktan ötedir seni sevmek!

Gökyüzüne çizmek adını bulutlarla.
Kırlangıçların kanadına sığmaz bu sevda.
Seni sevmek bir baharda çiğ tanesi,
Gökkuşağının sırrını kalbine sermek gibi..

Şerife Şahan 

[Bu enfes şiirden ne anladıysam Fedaka  ebi ve ümmü Ya Rasulallah dedim. MM ]


4 Temmuz 2025 Cuma

Kırıldım ama küsmedim

Toprakta gizlenen, suda boğulan, havada unutulan, ateşte arınan ve ruhta kalan her şey için…


I. toprak / balıkçı kulübesi

bir balıkçı kulübesindeydim
kıyıya vuran yosunların kokusu ağırdı
yağmur yağıyordu
nicedir tarak görmemiş saçlarımı
rüzgârla birlikte o taradı

dalga seslerine karışıyordu
yıllanmış bir hıçkırık
martılardan başkası duymuyordu beni
ve onlar da kimseye söylemiyordu

içimde taşlaşmış bir toprak vardı
ellerim, sustuğum her şeye gömülüydü
bir ses beklemiyordum
çünkü sesler artık
anlamdan çok uzak
gürültüye benziyordu

kırılmıştım evet
ama kimsenin kabahati değildi tam olarak
ya da herkesin biraz vardı

ben, kendimi toprak gibi bıraktım oraya
yağmurla yumuşasın diye
belki bir gün,
bir çiçek çıkar içimden


ben artık küsüm demiştim bir ara
ama hayır, ben küsmedim
toprak oldum
ve kırıldığım yerde
yeniden kök saldım

---

II. su / karıncalar ve aynalar

portakal reçelime karıncalar dadandı
camdan bakıyordum
gün çok eskimişti

kırıldım, görmediler
aynadaki yüzlerine bakmaktan
benim gördüğüm yüzlerinde kırıldım

ben oradaydım
avuçlarında su gibi kayıyordum
ama onlar
hep kendilerine bakıyordu

bir kedi bana bakmadı diye
bir ses “iyileştin mi?” demedi diye
biraz daha unuttum kendimi

sözleri cam gibi
gözleri taş gibi
bir ben
içimdeki suda boğuluyordum

---

III. hava / sanrılar ve suskunluk

denizin içindekileri hep balık sandılar
oysa kimi dua ediyordu
kimi boğulmamak için susuyordu

ah sanrılar!
gömleği arkadan yırtanlar
önünü ilikleyip gezdi şehirlerde
gözyaşlarında boğulanlar
“abarttı” dediler

onlar da oradaydılar
bir köşede değil, tam ortasındaydılar
ama ateşi değil
yalnızca kendi dumanlarını gördüler

ve sustular
çünkü en çok
gerçeğe kızdılar

---

IV. ateş / susanın hikmeti

küsen onlar oldu
ben değil
çünkü ben, susmanın ardındaki
yakıcı bilgiyi öğrendim

onlar kırdı
çünkü sevgiyi tutamadılar
ve anlamanın aczine dayanamadılar

ben küsmedim
çünkü küsmek,
Allah'ın içimize bıraktığı
şefkate sırt çevirmektir

bir insanı anlamak
onunla aynı dili konuşmak değil
aynı sessizliği taşıyabilmektir

çünkü bazı hakikatler
bağırılarak değil
ağlayarak anlaşılır

ve bazen,
balık sandığın şey
boğulan bir nebi olabilir

---

Nihâi söz: beşinci element (ruh)

kırıldım ama küflenmedim
suskun kaldım ama çürütmedim
ben de çok sevdim, çok sustum
çok anladım, ama anlatmadım

çünkü bazı susmalar
kainatın bir duasıdır

ve bazı insanlar
yalnızca toprağa değil
göğe yazılır.

Kanarya Banu Dağ

20 Mayıs 2025 Salı

Bir dağın eteğinde unutulmuş duası olanlara


bir çocuk geçti,
ayağında oğlak tüyü,
elinde kırılmış bir incir dalı.
dünyaya ilk defa dokunur gibi
secdeye varan alnıyla,
toprağa değil, içindeki suskuya değdi.

bir ihtiyar yürüyordu ardından,
tur dağı’nın eteğinde kayıp on emirle
ellerinde taşın hafızası,
kalbinde secdeye durmuş bir vav harfiyle.
arayıştı yürüyüşü:
hakikati mi düşürdü vahiyin çatlağında,
yoksa kendini mi unuttu sesin bittiği yerde?

karıncalar geçti üstlerinden,
bir ayetin kıyısında durmuş gibi,
hiçbir gürültüye aldırmadan.
çoban gördü rüyasında,
koyun değil,
kaybolan kendi sesini sayıklıyordu rüzgârla.

bir kitap açıldı gökyüzünde,
ilk sayfası buğuydu,
ikinci sayfa kıbleye dönen yalnızlık.
kalem sustu, çünkü söz,
yazılacak kadar sabit değildi henüz.

bir kadın,
bal ve baldıranı aynı tasa koydu.
çocuğuna dua değil,
zehirle yoğrulmuş bir umut ördü.
kurt, dağın ardında bekledi,
gölgesi bile ürküttü geceyi.

bir hayal kırıklığı düştü incir ağacının altına,
ilk defa meyve vermedi o yıl.
zeytin sustu,
çünkü barış,
dilin ucunda değil,
kalbin ucundaydı artık.

secdeye varan her kalp bilir,
en büyük namaz, susmakla kılınır.
ve büyümek…
bir zemheri sabahında,
yalın ayak kıbleye yürümek gibidir.

Kanarya Banu Dağ 

ŞİMALİN ÇIĞLIĞİ
Şimal rüzgarı sarar dizleri kırık yelkenimi,
Deryanın derinliklerinde kaybolur her seher.
Köpük, bir zamanlar umutla doğan dalga,
Şimdi sızıdan bir çığ,
Ve kirpiklerinde yâd-ı hummalı çığlık...

Maralın ince adımlarında,
Bir kovanın içinde bal bekleyen zihin,
Ok yayına gerilmiş, her an çileyle vuruşur,
Ve bir hilal, gecede saklanır,
Çıkmazı yar, göğsü yaraya...

Ali'nin Zülfikar'ı kadar keskin bir öfke,
Haydar'ın gözlerinde Kerbelâ bulur.
Gecenin karanlığında âmâ bir âdem,
Bulur yönünü cihad nuruyla,
O kutlu salâ meydanlarda okunur.
Kumlara kanla yazılır Zülfikâr'ın adı...

Bu çileyle harman oldum,
Bilmem büyüdüm mü, ihtiyar mıyım bu dertte ne?

Bir ok kadar hedefim,
Bir yay kadar gerilmiş ölüme!
Ben her zaman o denize düşerim,
Uykusuzluğa ninni gözlerimde...

Kanarya Banu Dağ