23 Temmuz 2026 Perşembe

Taş toz ve rüzgâr

Bir akşam,
hiç kimsenin fark etmediği bir saat, omuzlarından çekip alacak seni.

Ne göğün alnında bir çatlak belirecek, ne deniz kabarıp kıyıları yutacak.

Yalnızca, pencerenin önündeki fesleğen, akşam ezanıyla aynı rüzgâra eğilecek.

Çarşının taşlarına dökülen nar taneleri çocukların ayakları altında ezilmeyi sürdürecek.

Bakır bir semaver, yaşlı eller arasında yine ince ince türküleyecek.

Pencerenin önünde unutulmuş bir su tası,
göğün aksini usulca kırmaya devam edecek... 

Sana ayrılmış bütün telaş, bir avuç toprağın sabrına gömülecek
Sonra...
Odandaki aynaya sabah vuracak.
Camın üzerinde dolaşan ışık, yüzünü aramayacak.
Toz, kitaplarının sırtında ağır ağır saltanat kuracak.
Çekmecende unutulmuş bir anahtar, hangi kapıyı beklediğini yitirecek.

Bir gömlek, askıda uzun bir gurbet yaşayacak.

Bir fincanın dudağında kuruyan kahve izi, adını anmadan çatlayacak.

Ve vakit...
Vakit, ipek böceğinin kozasını örmesi kadar sessiz, ırmağın taş aşındırması kadar inatçı akacak.

Bir ömür, amber kokulu bir mektubun sobada kıvrıla kıvrıla kararmasına benzermiş meğer.

İnsan, kendi gölgesini dağ sanan bir seyyah kadar aldanmaya yakınmış.

Nice unvanlar,
nice mühürler,
nice alkışlar,
bir güz yaprağının damarlarında dolaşan sarılık kadar kısa nefesliymiş.

Toprak, her ismi aynı sükûtla telaffuz edermiş.
Mermer, her harfi aynı soğuklukla taşırmış.
Rüzgâr, her hatırayı aynı yokuştan aşağı bırakırmış.

Yıllar geçecek.
Sesinin tınısı önce eksilecek.
Çehren, eski bir minyatürün silinen boyaları gibi solacak.

Bir vakit gelecek,
adın, eski bir vakfiyenin kıyısında unutulmuş mühür kadar uzak kalacak.
Seni tanıyan gözler, birer kandil gibi sönüp çekilecek.

Ardından,
yalnız yağmur bilecek mezarının yerini.
Yalnız yabani otlar, taşına yaslanıp büyüyecek.

Ve geceleri,
hilâl,
toprağının üzerinden geçerken hiçbir şey söylemeyecek.
Çünkü semâ,
binlerce ayrılığın ağırlığını taşıya taşıya sessizliğin lisanını öğrenmiş.

Bir gün,
sen de o lisana karışacaksın.
Bir damla mürekkebin engin bir denizde kayboluşu kadar usul,
bir buhur dumanının kubbeye yükselip görünmez oluşu kadar zarif.
O vakit anlayacaksın.
Ömür,
avuçta saklanan suymuş.
Sıkılan her parmak, eksilen bir nehir.

Kanarya Banu Dağ


22 Temmuz 2026 Çarşamba

Annen gibi sevecektim seni

Uzakların yakınlığındayız, 
Sanki elimi uzatsam dokunacağım! 
Bir yankı, bir ateş, bir sızı, 
İçimin labirentlerinde gezinir durur, 
Gezinemezken elim saçlarında... 
Bakar durursun bana aynalarda.... 

Sen Ey! 
Yüzünün eşiğinden kelebekler öpsün, 
Hem ben annen gibi severdim seni... 

Bizim elimizde olanlar, 
Gönlümüzdeki kadar çok değildi sevdiğim, 
İmkân de, kader de, gayret de
Lakin sakın gelmedi, istemedi deme! 
İnsan biraz da yenilgiyi kabul edendir. 
Yenilgilerle büyüyerek, hakikati görendir... 

Sesini duymadığım, 
Sana seslenmediğim her günümü, 
Gri kefenlere sarıp da gömüyorum! 
Aşk bir kitabın sayfalarında mahpus! 
Beraat etse sımsıkı sarılacağım, 
Kokulu kokulu öpeceğim ince boynundan... 
Gecikmesinin, yıllarımın hesabını soracağım.  
Sonra sessizce birlikte ağlayacağız. 

Ey sen! 
Yüzünün eşiğinden kelebekler öpsün, 
Hem ben annen gibi sevecektim seni... 

Gitmeliyim bana iyi gelmeyen bu dünyadan! 
Yüzünün eşiğinden kelebekler öpsün, 
Oysa ben, annen gibi sevebilirdim seni... 
Oysa ben...