içinde dönen her an, zamandan değil, ayrılıktan yapılır.
Deniz feneri, gecenin alnına çakılmış bir yaradır, çağırır uzakları.
Kimse gelmez, ışığı hep karadır.
Bir çığ iner sessizliğin omzuna.
Dağ bile ürperir de adın ürpermez.
Zakkumlar büyür ıssızlığın kıyısında,
kızılcık şerbeti gibi buruk bir hatırayla dolar gece.
Kağıt kesiği kadar ince bir yerden sızar acı!
Ne kan görünür ne merhem bulunur.
Satır, satırı doğurur, kelime, kelimeyi sürgün eder,
sadrın en kuytusunda bir çehre eskir durur.
Hava, su, toprak… üç kadim tanık,
firakın dilini bilir, zinhar söylemez.
Kavruk özlem, bir yaz yangını gibi
kül dövüşüne tutuşur rüzgârla.
Kor demeti taşır gecenin avuçları,
dokunan yanar, bırakılan sönmez.
Cânân, bir ihtimal kadar uzak,
cân, bir uçurum kadar derindir.
Kan, suskunluğun içinden yürür ağır ağır,
bir çoban gibi toplar dağılmış vakitleri.
Dağ, kürt oğlanın yalnızlığını saklar,
Çerkez kızın bakışı, bir hançer gibi iner zamana.
Bir kervan geçer ufkun en yorgun yerinden,
süt kokulu sabahlar taşır görünmeyen yüklerinde.
Kanat sesleri duyulur;
Anka mı, yoksa dili midir küllerin?
Hudud çizilmez, derin mi derin.
Seher, gecenin kırıldığı ince bir çizgi olur
leyl, o çizginin sonsuzluğa uzayan gölgesi.
Ve aşk!
Adını kimse koyamaz
yanmayı öğrenmiş bir tevbedir.
Kanarya Banu Dağ