kıskandığım şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıskandığım şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2026 Perşembe

Taş toz ve rüzgâr

Bir akşam,
hiç kimsenin fark etmediği bir saat, omuzlarından çekip alacak seni.

Ne göğün alnında bir çatlak belirecek, ne deniz kabarıp kıyıları yutacak.

Yalnızca, pencerenin önündeki fesleğen, akşam ezanıyla aynı rüzgâra eğilecek.

Çarşının taşlarına dökülen nar taneleri çocukların ayakları altında ezilmeyi sürdürecek.

Bakır bir semaver, yaşlı eller arasında yine ince ince türküleyecek.

Pencerenin önünde unutulmuş bir su tası,
göğün aksini usulca kırmaya devam edecek... 

Sana ayrılmış bütün telaş, bir avuç toprağın sabrına gömülecek
Sonra...
Odandaki aynaya sabah vuracak.
Camın üzerinde dolaşan ışık, yüzünü aramayacak.
Toz, kitaplarının sırtında ağır ağır saltanat kuracak.
Çekmecende unutulmuş bir anahtar, hangi kapıyı beklediğini yitirecek.

Bir gömlek, askıda uzun bir gurbet yaşayacak.

Bir fincanın dudağında kuruyan kahve izi, adını anmadan çatlayacak.

Ve vakit...
Vakit, ipek böceğinin kozasını örmesi kadar sessiz, ırmağın taş aşındırması kadar inatçı akacak.

Bir ömür, amber kokulu bir mektubun sobada kıvrıla kıvrıla kararmasına benzermiş meğer.

İnsan, kendi gölgesini dağ sanan bir seyyah kadar aldanmaya yakınmış.

Nice unvanlar,
nice mühürler,
nice alkışlar,
bir güz yaprağının damarlarında dolaşan sarılık kadar kısa nefesliymiş.

Toprak, her ismi aynı sükûtla telaffuz edermiş.
Mermer, her harfi aynı soğuklukla taşırmış.
Rüzgâr, her hatırayı aynı yokuştan aşağı bırakırmış.

Yıllar geçecek.
Sesinin tınısı önce eksilecek.
Çehren, eski bir minyatürün silinen boyaları gibi solacak.

Bir vakit gelecek,
adın, eski bir vakfiyenin kıyısında unutulmuş mühür kadar uzak kalacak.
Seni tanıyan gözler, birer kandil gibi sönüp çekilecek.

Ardından,
yalnız yağmur bilecek mezarının yerini.
Yalnız yabani otlar, taşına yaslanıp büyüyecek.

Ve geceleri,
hilâl,
toprağının üzerinden geçerken hiçbir şey söylemeyecek.
Çünkü semâ,
binlerce ayrılığın ağırlığını taşıya taşıya sessizliğin lisanını öğrenmiş.

Bir gün,
sen de o lisana karışacaksın.
Bir damla mürekkebin engin bir denizde kayboluşu kadar usul,
bir buhur dumanının kubbeye yükselip görünmez oluşu kadar zarif.
O vakit anlayacaksın.
Ömür,
avuçta saklanan suymuş.
Sıkılan her parmak, eksilen bir nehir.

Kanarya Banu Dağ


13 Temmuz 2026 Pazartesi

Diken

Kavuşmak, aynı göğe bakmakmış.
Ayrılık ise, aynı yıldızın altında 
yalnız üşümek.

Rüzgâr her gelişinde 
birkaç yaprak eksiltmedi ağaçtan.

Biraz da beni aldı.
Biraz sesimi.
Biraz, adımı söylerken titreyen harfleri...

Şimdi hangi güle eğilsem, diken avucumu tanıyor...

Kanarya Banu Dağ

*
KİMSE AYNI KALMIYOR

Bir gün dost dediğin insanın avucuna bakıyorsun.
El değil.
Rüzgâr.
Tutmaya uzandığında çoktan başka bir mevsime göçmüş.
Çok geç anlıyorsun, yakınlık mesafeyle ölçülmüyormuş. 
Bazı insanlar göğüs kafesinin içinde bile gurbet.
Ben, en çok "biz" derken yalnız kaldım.
...
Çocukken hürriyeti gökyüzü sanırdım.
Büyüyünce öğrendim:
İnsan bazen kendi nefsinin boynuna taktığı tasmayı kolye diye seviyor.
...
Annem, "İlkelerini kaybetme." derdi.
Şimdi vitrinde etiketi değiştirilmiş ilkeler görüyorum.
İndirimde vicdanlar.
İki alana nice kul hakkı bedava!
...
Vefa, eski bir semtin yıkılmış çeşmesi gibi.
Suyu çekilmiş.
Önünden geçen herkes susuzluğunu başka yerde unutuyor.
Cefa ise inatçı bir sarmaşık.
Kapıyı çalmıyor.
Ah hırsız! Evin içine kadar büyüyor.
...
Eşya...
Ne tuhaf.
Bir sandalye, üzerine oturanlardan daha sadık çıktı.
Bir fincan benden daha uzun süre sakladı annemin dudak izini.
İnsanlar unutmayı öğrendi.
Eşyalar beklemeyi.
...
İnsi de gördüm.
Cinni de.
En çok da ikisinin aynı bedende oturduğu zamanlardan korktum.
Çünkü kötülük, her zaman bağırarak gelmiyor.
Bazen çok nazik konuşuyor.
...
Bir nida var içimde.
Kimse duymuyor.
Belki de kalbin sesi kulakların anlayacağı bir dil değildir.
...
Beşikle mezar arasında bize ömür dedikleri şey,
bir avuç emanetle bir avuç pişmanlığın aynı cebe konulmasından ibaret.
Ve ben,
her sabah kendimi yeniden toplamaktan yoruldum.
Akşam olunca da
eksildiğim yerleri yıldız sananlara gülümsemekten.

Kanarya Banu Dağ

*

BANA HEP SEN

Uzaklarda,kimsenin işitmediği
bir neyin makamına tutulur kalem.

Taşlara ay çarpar
revaklara rüzgâr.
Bana,
hep sen.

Sanki asırlarca buhur tüttürülmüş
eski bir dergâhın eşiğinden
ruhum geçer de
ardında ürperen bir koku kalır.

Ne adını çağırabilirim
ne yokluğunu inkâr

Dilsizim.

Kanarya Banu Dağ

*

Göç eden kuşlardan çok, yuvasını içinde taşıyan insanlar yoruyor göğü.

Hem bilmiyor musun? 
Sonbahar, o eski sonbahar değil.
Bahâne döküyor insanlardan...

Kanarya Banu Dağ

*

"Hoşçakal ey hayat, 
bütün ömürler gibi bitiyor işte bizim de ömrümüz…
Bir vedâ divanının solgun sayfalarıdır dökülen bu yapraklar…🍂"

Ahmet Telli [1946-2026]


10 Haziran 2026 Çarşamba

Yağmurdan Sonra Değil

Yağmur, göğün en eski mektubudur.
Her damla, toprağın alnına düşen bir hasret harfi.

Ben seni, dağın omzunda yıllarca susmuş kar gibi bekledim.
Ne güneş eritebildi beni, ne de kış unutabildi ismimi.
Bir çığ koptu sonra içimde.
Sessizliğin bile ağırlığı vardır, öğrendim.
Bazı ayrılıklar bağırmaz,
Dağları yerinden oynatır...

Lotus, çamurun utancını taşımadan açtı yüzünü.
Bana da öğretti:
Kirden doğan her güzellik,
Kirle tarif edilmez...

Denizin koynunda bir sedef,
Yabancı bir kum tanesini yıllarca incite incite
İnciye çevirdi.
Acının en zarif ismiydi sabır.

Dinle beni!
Yağmur toprağa nasıl kavuşursa,
Nehir denizi nasıl bulursa,
Rüzgâr yuvasını dağların sessiz omzunda nasıl ararsa,
Ben de seni öyle bekledim.
Şimdi biliyorum
Vuslat, iki yol ve iki kolun birleşmesi değildir yalnız.
Vuslat, insanın içindeki gurbeti
Can alıcı tek bakışla susturabilmesidir.

Gel...
Bir damla ol bulutumdan,
Bir tomurcuk ol çamurumdan,
Bir inci ol sedefimde,
Bir kar ol doruğumda.
Ben seni sevmeyi değil
Sende mevsim olmayı diledim...

Şâyet bir gün bütün çiçekler susarsa,
Yağmurlar yönünü şaşırır,
Dağlar karını unutur,
Deniz sedefini kaybederse...
Ben yine senin nöbetinde olacağım.
Şafağa yazılmaz bazı takvimler.
Onlar toprağın yağmuru beklediği kadar kadim,
İncinin sedefe emanet edildiği kadar sessiz,
Lotusun sabaha açıldığı kadar vakurdur...

Kanarya Banu Dağ


15 Mayıs 2026 Cuma

Sensiz değil

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Medine kadar aydınlık olmasa da gecelerimiz,
Karanlık boşaltsa da siyahını üstümüze,
Salât’ımız var sana
Selâmımız var sana
Sultanım!
Aşkına esir olmuş yürekleri sen bilirsin.
Sevgine adanmış hayatları tanırsın sen.
Çektikleri acıyı… Yalnızlığı…
Gözlere dolup dolup boşalan yaşları sen bilirsin,
Uykuya inat hıçkırıklara boğulanları tanırsın sen
Yaşadıkları ızdırabı… Hüznü…
Sultanım.

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Aydan ak yüzünün hayaliyle dolaşırız Eyüp’ü
Sultanlar sultanının ev sahibine deriz ki;
Salât’ımız var o’na
Selâmımız var o’na
Sultanım!
Annesizliğin burukluğunu sen bilirsin.
Allah’tan gayrı kimsesi olmayanı tanırsın sen.
Ürkekliğini, masumluğunu
Rahmân’a dayananları sen bilirsin
Kulluğuyla övünenleri tanırsın sen
Kul gibi yaşayanları.
Sultanım!

İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Düşen her yağmur damlasında rahmetinden ışık var.
Kalbimizde virdin, ruhumuzda nûr’un var.
Salât’ımız var sonra,
Selâm’ımız var sana
Sultanım!
Allah’a giden yolu sen bilirsin,
Yolu da yolcuyu da tanırsın sen
Vefa ile gidişinden
Sübhân’a yönelmeyi sen bilirsin.
Utanarak af dileyeni tanırsın sen mahcubiyetini, samimiyetini… Sultanım
İstanbul sokakları da sensiz değil bilirim.
Medine kadar aydınlık olmasa da gecelerimiz,
Karanlık boşaltsa da siyahını üstümüze,
Salât’ımız var sana
Selâmımız var sana
Sultanım!
Aşkına esir olmuş yürekleri sen bilirsin.
Sevgine adanmış hayatları tanırsın sen.
Çektikleri acıyı… Yalnızlığı…
Gözlere dolup dolup boşalan yaşları sen bilirsin,
Uykuya inat hıçkırıklara boğulanları tanırsın sen
Yaşadıkları ızdırabı… Hüznü…
Sultanım.

Dursun Ali Erzincanlı



2 Mayıs 2026 Cumartesi

Ağladım

Aklıma düştü gözlerin
Boynumu büktüm ağladım
Elveda dediğin yerin
Yanına çöktüm ağladım

Anılar gezdi kanımda
Seni aradım yanımda
Tesbih gibi her anımda
Hasreti çektim ağladım

Her seven boyun eğermiş
Ayrılık ne yaman şeymiş
Gözden yaş dökmek neymiş
Gözümü döktüm ağladım

İçim garip gönlüm darda
Gözlerim karşı duvarda
Ben her akşam aynalarda
Yüzüne baktım ağladım

Oturduk sanki göz göze
Hayalinle ben diz dize
İki çay söyledim bize
Bi tütün yaktım ağladım...

Serdar Tuncer


10 Mart 2026 Salı

Gecenin İçinden Geçen Su

Kar yağıyor üsareye, sırrını döküyor tüm aynalar.
Şehirde Meryemi sükût, 
herkes kendi kalbinin kapısını içeriden kilitliyor.
Hatıralar tablo gibi asılı
duvarı olmayan her evde, yarım bırakılmış bir tuval!
Yüzümde kuruyor yıllar.
Annem söylüyor; 

"İnsan kendi kalbini taşırken yoruluyor. İşte o zaman suya bakmalı."

Onun için ben suya bakıyorum
bazı geceler.
Dağ başı kadar yalnız oluyor insan.
İntizar, kurak bir kuyuda bekleyen suya benziyor.
Üryan bir kabuğun kırılışı bu, dinmek bilmeyen gece sisi.
Yeryüzünün eski hikâyeleri dolaşıyor zihnimde.
Harut ile Marut’un gölgesi değil
insan kendi hilelerinde tâlim ediyor büyüyü.
Öyle ince tuzaklar kuruyor ki
Şeytan bile, yanında toy!

Bir söz dolaşıyor iki kalbin arasında
Şüphe ve gölge!
Daha dün su olan iki insan
şimdi kezzap birbirine.
Aşkın hezimeti başlıyor
gözler gözlere değmeden döşeniyor gurbet rayları.
Şehirler uzak değil
insan hayın, yollar mayın.
Bozuk saatler işliyor
boğuk bir nağme dolaşıyor sokaklarda.
Herkesin içinde notasız makam, çöken akşam.

Kendi hikâyesine inanmayan bir kalp çarpıyor.
Eller el oluyor kendi ellerine.
Kimse kimseyi tutmuyor
Ah herkes kendi düşüşünün tanığı.
Koşuyoruz, Burak sandığımız umutların ardından.
İnsan, bir ceylanın karnındaki miski bile kirletiyor.

Hatıra odunları, gözyaşlarından kör kütük ıslak!
Tutuşmuyor esrik hülyalarda,
kül bile sâdık değil ateşe.

Suyu bırakıyorum
Karı bırakıyorum
Dağ başlarını bırakıyorum
İçimde bir şey kalıyor
Bozuk saatler gibi işliyor
Boğuk bir nağme gibi sürüyor
Notasız bir makam gibi çöküyor.

İnsan ne dost, ne hasım.
Yalnızca iki büyünün arasında kalan
yaralı bir kalp.
Kar yağıyor üsareye
Su hâlâ akıyor
Gözlerimde ceylanın ürkekliği
Her fısıltı bir yara
Her bakış külliyat
Bir ölüm gerçek
Bir ölüm!

Ve ben çıkıyorum aynalardan.

Kanarya Banu Dağ


21 Ocak 2026 Çarşamba

Siteril Merhamet



Akşam yine aynı saat.
Haber bülteni tam kıvamında:
Ne fazla acı, ne iz bırakacak kadar gerçek.
Sunucu dudaklarını silerek konuşuyor,
kelimeler tok, şehirler aç.
Bir sofra kuruluyor bir yerde,
öbür tarafta yerle bir ediliyor bir ev.
Çatalın sesiyle
kemik sesi birbirine karışmıyor,
çünkü mesafe var;
çünkü vicdan artık
coğrafi bir mesele.
Orada çocuklar büyümüyor,
yalnızca uzuyorlar.
Boyları değil,
suskunlukları artıyor.
Bir annenin saçında beyaz,
bir bebeğin avucunda ölüm tarihi.
Toprak,
üzerine düşeni artık ayırt edemiyor:
tohum mu,
beden mi?
Her şey aceleyle gömülüyor.
Bazıları yüksekten bakıyor dünyaya.
Rezidans camlarında gün batımı,
arka planda Mozart,
ön planda steril bir merhamet.
“Çok yazık” diyorlar,
şarabın tanenini tartışırken.
Romantizm umresi bu:
acıya değmeden arınmak.
Seküler aklın defterinde
bu sadece bir istatistik.
Yuvarlanmış sayılar,
yumuşatılmış başlıklar.
Bir tırnak kırığı kadar can sıkıcı,
bir sonraki gündeme kadar dayanıklı.
Ama orada
bir baba kapıyı kilitlemeden çıkıyor,
nasıl olsa dönecek ev kalmadı.
Bir kadın ekmeği bölmeden önce
gökyüzüne bakıyor;
bugün uçaklar mı var,
yoksa yalnızca dua mı?
Çocuklar su taşıyor,
ama su hafızayı temizlemiyor.
Kefenler beyaz değil artık,
çünkü beyaz vakit yok.
Zaman,
orada sürekli kan kaybediyor.
Biz ne yapıyoruz?
Koltukta biraz kıpırdanıyoruz.
“İnsanlık nereye gidiyor?” diye sorup
televizyonun sesini kısıyoruz.
Sonra
tatlı geliyor.
Oysa bu suskunluk
nötr değil.
Bu rahatlık
masum değil.
Bu görmezlik,
aktif bir iştir.
Bir gün bu çağ
kendi arşivini açacak.
Kim neyi gördü,
neyi bilip sustu,
neyi fon müziğine çevirdi
tek tek dökülecek.
Ve bir yer olacak orada,
başlığı sade, içeriği ağır:
“Burada insanlık
konforu seçti.”
O şehir hâlâ ayaktaysa,
bu mucize değil.
Bu bir direnç biçimi.
Bu,
ölümle pazarlık etmeyi reddetmek.
Bilinsin:
Hiçbir zulüm
sonsuz yayın yapamaz.
Bir gün ekran kararır,
ışık yanar.
Ve hakikat
bu kez kesintisiz konuşur.

Kanarya Banu Dağ





14 Ekim 2025 Salı

Adım Bağırılmadan


Adım Bağırılmadan

Annemin gidişi evdeki en büyük oda,
içinden geçerken üşüyorum.
Sesim ona benzedikçe
kendimden uzaklaşıyorum
Ve zamandan daha ağır  kayboluyorum.
Bir kimlik taşıyorum içimde,
herkes giysin diye soyunuyorum.

Bir kimlik,
başkalarının ağzında eskisin diye verilmiş bana.
Çocuk kalbim hâlâ dizlerimde,
düştüğü yeri unutmadı.

Kimi teslimiyet
biraz kandırılmakmış meğer.
Ben iyi niyeti
çok erken ciddiye aldım.

Şöhret,
adımı çiğneyerek büyüyen yabani bir ot, seraptan sofra.
Herkes seni yer, sen aç kalkarsın.
Işık vurur üstüne
gölgen sana düşman kesilir.

Alkış,
duyulduğu kadar varmış.
Affetmeyi denedim. 
Kin, Annemin öğrettiği bir dil değildi ve ben 
kin taşıyacak kadar güçlü değildim.
Affetmeyi denedim...

Küskünlüğüm sessiz,
yerini bilen bir sızı,
kabullenişe benzeyen bir suskunluk.
Beni atların yelesine asın,
koşsunlar;
rüzgâr karar versin kim olduğuma.
Ne unvan kalsın bende
ne de yapış yapış alkışlar.
Ve eğer bir yerde duracaksam,
adım bağırılmadan;
ardımdan yalnızca
kalpten çıkan bir Fatiha dolaşsın.
Beni atların yelesine asın, koşsunlar...

Kanarya Banu Dağ


Ey ömrün ikindi serinliği,
Ey akşamın eşiğinde geciken sevinç!
Ey güven gibi duran kuşku,
Ve ey yanışın merhametli asâleti!
Seni bulmak;
Kayboluşun zarif cüretidir...

Kanarya Banu Dağ


ADINI SÖYLEMEM

Akşam iner;
göğe değil, göğsüme.
Zaman çözülür, saatler kanar.
Hatırlamak bir an değildir artık,
Kaderdir bir yerinden yırtılmış.

Adını söylemem;
çünkü adı anılan acı uslanır.

Ve bilirsin
Bir yarım kalış yeter insana;
tam olan şeyler hatırlanmaz...

Kanarya Banu Dağ


7 Eylül 2025 Pazar

Müsebbib'ül Esbâb

Müsebbib'ül Esbâb

Bu eflâtun sessizlik, güller mahzûn diyedir;
Bülbülün bağrındaki âh, bî-mezmûn diyedir.

Gül sustuysa bülbül nice feryâd eylesin hâlâ?
Bu ne yıkık bahâr ki, aşk-ı derûn diyedir.

Ben ki nazar ile anlar idim dilde gizli hâli;
Şimdi göz bile söylemez, perde-i hûn diyedir.

Ne şem' yanar mecliste, ne pervâne döner artık;
Her kül, sükût-ı âteş-i pinhân diyedir.

Bî-harf ü savt söylenir gönülde nice hikâyet;
Duyan bilir ki bu lisân, ehl-i vicdân diyedir.

Kırıldı âyine meğer, sûret değil hakîkatten;
Her inkisâr-ı sîne, asl-ı nigârın diyedir.

Gece bağrında sakladıkça çoğalır encüm-i nûr;
Her zulmetin nihâyeti fecr-i bahârın diyedir.

Ne hikmettir en yakını en uzağa düşürür;
Bu derd-i firkat, kadr-i visâlin diyedir.

Söz dudakta taş kesilir, nefes geri döner bâzan;
Bu acz-i nutk u sükût, sırr-ı vakârın diyedir.

Nehir yüzünü deryâya, bulut yükünü dağlara;
Her meyl-i fıtrî âhir cezb-i karârın diyedir.

Serv eğilmişse sanma rüzgârın kahrı erişmiş;
Her kadd-i ham biraz dahi lutf-ı Kirdgârın diyedir.

Sanırsın hükmü esbâb eyler âlemde zuhûr eden;
Meğer her perde-i kevn, emr-i Yezdân diyedir.

Bânû, eşyâ susar amma sükûtu nutktan akdemdir;
Her zerre lisân-ı hâl ile: "Müsebbibü'l-Esbâb..." diyedir.

Kanarya Banu Dağ


Mektubun geldi…
zarfı açmadım önce,
çünkü bazı kelimeler
kâğıttan çok sitem kokar.

Gece on ikiyi bilirim,
saatin gözbebeğinde büyüyen o siyah halka…
sen orada kayboluyorsun.
Benimse takvimim,
her yaprağına senin adını yazıp
yırtamadığım bir defterden ibaret.

Geometriyi severim;
çünkü üçgenler dua eder,
daireler secdeye varır,
pergellerse hep bir kalbe bağlıdır.
Seninle aramızdaki mesafe,
iki nokta arasındaki en kısa yol değil;
bir suskunluğun sonsuza açılan açısıdır.

Babaannen derdi ya:
“Bu buzdolabını kim icat ettiyse, cennetliktir.”
Oysa ben seni,
içinde hiç bozulmayan bir elma gibi saklıyorum.
Ve sigara dediğin,
küllerinden yeni bir harita çizer
ama ben bilirim:
her kül, aynı zamanda yıldız tozudur.

Hendese susuyor,
çünkü senin dumanın
cetvelleri yamultuyor.
Sigaranın külleriyle yazdığın mektuplar,
borçlu çıkarıyor adamı.

Yine de yaz,
yaz ki ben sana kızmayı öğreneyim.
Kızsam da yaz,
çünkü gözlerin
karakol duvarlarına sürülmüş en güzel kaçış planı.

Ve unutma:
imkânsızlığın dudak payı…
içilmez.

Kanarya Banu Dağ


14 Ağustos 2025 Perşembe

Havâs ve Gölge-i Anka

Sana varmak, hicretle yorulmuş bir nefesin seferi gibiydi,
gözlerin, ürkmüş bir muhabbet kervanının sükûtla göçü.
Yağmura benzerdi bakışların;
lâl kalsan dahi,
öyle ketum görünüp öyle sır ifşâ ederdi ki,
kirpiğinden düşen esanslı bir hatıra
mektupları mühürsüz bırakırdı.

Seni, kafeste ötüşe mahkûm bir bülbül sanmışlardı;
hâlbuki sen, yanık kanatlı Zümrüd-ü Anka idin.
Kanatlarının gölgesi kartallara bile düşmez,
dağların ardındaki sır dağlara konardın.
Bilmezlerdi ki,
ne Kafdağı’nı işitmişlerdi
ne Hira’nın nûruna ermişlerdi;
kendi yığınını “dağ” sananlar,
benlik taşını zirve zannederlerdi.

Senin kubben göğe değmişti,
minaren rüzgârın omzunda ezan okur,
avluna giren her yolcu
gözlerinde abdest alırdı.
Şadırvanın serinliğiyle
kalbinin avlusuna varan
her kim olursa
müezzin nefesinle çağrılırdı sevdaya.

Ama onlar,
ne taşında gizli duayı gördü
ne de minberine sinmiş hikmeti;
senin içindeki mabedi
yıktılar bilmeden...

Ve bir gün,
rüzgâr, kubbenden bir dua söküp
göğe taşıyacak;
o vakit anlarlar ki
suskunluğun,
en gür sesli ezanmış aslında...

O vakit,
Kafdağı’nın doruğunda bir gölge belirecek;
kanatları, ufku silecek kadar geniş,
bakışı, çağları delecek kadar keskin.
Simurg geri dönecek…
Fakat indiği yer,
ne onların tepeciği olacak
ne de aldanışla örülmüş avluları.

Yüksekten,
yargı dağıtır gibi değil,
bilenin vakarını taşıyarak bakacak aşağıya
ve yalnızca şöyle diyecek:

"Dağ, kendini bilmekle büyüktür;
siz, kendinizi bilmedikçe
benim inişim size vuslat değil,
sadece gölgedir."

Kanarya Banu Dağ

22 Temmuz 2025 Salı

Vâris-i Hüzün

Doğrudur...
Kuyuya attık en güzelimizi.
Bir gömlek kaldı elimizde,
O da kanlıydı.

Ondandır...
İnananlar en çok sınanır,
Sırtını dönmeyenler en derin hançeri alır.
Ve Yusuf susunca,
Züleyha yandı sanılır.
Ondan...

Doğrudur...
Gök, bu gece sükûtla mühürlü.
İnsanın içi, en çok orda üşür.
Gün dönerken sırtımızı döndük,
Kervan gitti, biz yük kaldık.
Ahit bozuldu,
Sadakat kıyıya vurdu.

Ondandır...
Bir yudum su,
Bin yıllık yangına yetmedi...

Ama yine de 
Her şiir, bir suskunun aziz kardeşidir. 

Kanarya Banu Dağ

17 Temmuz 2025 Perşembe

İki nabız arası / Karavan

Her tarafı kötüler sardı,
Ondan mı? 
Fazla güzelsin,
Gözlerin fazla derin,fazla ondan mı? 
Tüy hafifliğin nasıl da ağır;
Boğazımdasın…

Sana bakınca, bir gül dalı gibi kırılıyor içim.
İnsan seni severken kendinden eksiliyor biraz.
Saklı bir yıkım var bakışında,
Bir felaket nazlılığı.

Suskunluğunla konuşuyorsun,
Sesin kalbimin kıyısında dalga.
Ne zaman gelsen
Gitmelerin ürperiyor içimde.

Her tarafı bir suskunluk bastı.
Söz geçirmeyen bir karanlık gibi…
Ve sen;
Bir yerlerde fazla güzel kaldın.
Kendine bile ağır gelen bir hafiflik gibi
İnce, ince,
Boğazıma takıldın.

Sen kelime değilsin
Cümle değil
Nesir 
Şiir
Destan değil.
Yüzün,
tarihi unutulmuş bir efsanenin yankısı.
Bir gül değil 
Gülün tam açtığı ânın temâşâsı.

Kötüler çok, evet.
Ama sen;
Sana bakınca anlıyorum,
İyilik sadece bir güzellik değil,
Bir imtihan.

Senin yerin,
iki nabız atışı arası.
Bir "acaba" ile bir "keşke"nin ortası.

Her tarafı kötüler sardı
Ondan mı?
Boğazımdasın...

Kanarya Banu Dağ



KARAVAN 

Başımı sana yaslamayı,
bir ömrün en sessiz hicreti saymıştım.
Karavanı, yollar için seçmedim,
insan bazen göç etmekten yorulur da
yalnız bir kalbin içinde konaklamak ister ya hani...

Dışarıda rüzgâr,
eski haritaları yırtıp duruyordu.
İçeride zaman,
ellerini dizlerine koymuş
uzun zamandır ilk defa susuyordu.
Konuşsaydım şayet, 
ağzımdan kelimeler çıkmayacaktı.
Yarım kalmış mevsimler dökülecekti.
Çocukluğumun kırık aynaları,
annemin yüzünde unuttuğum dua,
adını koyamadığım bütün gurbetler...

İnsan, sevdiğine başını yaslayınca
omzuna değil,
kendi sürgününe varıyor meğer.
Ben sana varınca
yedi kıta küçülecekti.
Çünkü sevgili, hasretin coğrafyası,
haritaların bilmediği bir yerdi.

Ve belki hiçbir çiçek açmayacaktı.
Lâkin toprağın,
çiçek açmaktan daha eski bir sabrı vardı.
Biz de o sabrı bölüşecektik tek parça kalarak.

Karavanın küçük camında
akşam, usulca yüzünü yıkarken,
dünya yine dönecekti.
Bir tek biz,
nihâyet yetişecektik-yetecektik  birbirimize...

Kanarya Banu Dağ



4 Temmuz 2025 Cuma

Kırıldım ama küsmedim

Toprakta gizlenen, suda boğulan, havada unutulan, ateşte arınan ve ruhta kalan her şey için…


I. toprak / balıkçı kulübesi

bir balıkçı kulübesindeydim
kıyıya vuran yosunların kokusu ağırdı
yağmur yağıyordu
nicedir tarak görmemiş saçlarımı
rüzgârla birlikte o taradı

dalga seslerine karışıyordu
yıllanmış bir hıçkırık
martılardan başkası duymuyordu beni
ve onlar da kimseye söylemiyordu

içimde taşlaşmış bir toprak vardı
ellerim, sustuğum her şeye gömülüydü
bir ses beklemiyordum
çünkü sesler artık
anlamdan çok uzak
gürültüye benziyordu

kırılmıştım evet
ama kimsenin kabahati değildi tam olarak
ya da herkesin biraz vardı

ben, kendimi toprak gibi bıraktım oraya
yağmurla yumuşasın diye
belki bir gün,
bir çiçek çıkar içimden


ben artık küsüm demiştim bir ara
ama hayır, ben küsmedim
toprak oldum
ve kırıldığım yerde
yeniden kök saldım

---

II. su / karıncalar ve aynalar

portakal reçelime karıncalar dadandı
camdan bakıyordum
gün çok eskimişti

kırıldım, görmediler
aynadaki yüzlerine bakmaktan
benim gördüğüm yüzlerinde kırıldım

ben oradaydım
avuçlarında su gibi kayıyordum
ama onlar
hep kendilerine bakıyordu

bir kedi bana bakmadı diye
bir ses “iyileştin mi?” demedi diye
biraz daha unuttum kendimi

sözleri cam gibi
gözleri taş gibi
bir ben
içimdeki suda boğuluyordum

---

III. hava / sanrılar ve suskunluk

denizin içindekileri hep balık sandılar
oysa kimi dua ediyordu
kimi boğulmamak için susuyordu

ah sanrılar!
gömleği arkadan yırtanlar
önünü ilikleyip gezdi şehirlerde
gözyaşlarında boğulanlar
“abarttı” dediler

onlar da oradaydılar
bir köşede değil, tam ortasındaydılar
ama ateşi değil
yalnızca kendi dumanlarını gördüler

ve sustular
çünkü en çok
gerçeğe kızdılar

---

IV. ateş / susanın hikmeti

küsen onlar oldu
ben değil
çünkü ben, susmanın ardındaki
yakıcı bilgiyi öğrendim

onlar kırdı
çünkü sevgiyi tutamadılar
ve anlamanın aczine dayanamadılar

ben küsmedim
çünkü küsmek,
Allah'ın içimize bıraktığı
şefkate sırt çevirmektir

bir insanı anlamak
onunla aynı dili konuşmak değil
aynı sessizliği taşıyabilmektir

çünkü bazı hakikatler
bağırılarak değil
ağlayarak anlaşılır

ve bazen,
balık sandığın şey
boğulan bir nebi olabilir

---

Nihâi söz: beşinci element (ruh)

kırıldım ama küflenmedim
suskun kaldım ama çürütmedim
ben de çok sevdim, çok sustum
çok anladım, ama anlatmadım

çünkü bazı susmalar
kainatın bir duasıdır

ve bazı insanlar
yalnızca toprağa değil
göğe yazılır.

Kanarya Banu Dağ

28 Haziran 2025 Cumartesi

Gönül risalesi

Her dilbesteye meyil verme, gönül bir şehnaz ister,
Yıkılsa da serhaddi, içre bir niyaz ister.
Sığınacak yer ararsan, bulamazsın her yerde,
Bir gönül ki, ârif ola, o dahi biraz ister.

Nice yâr gelir geçer, her biri vuslat ister,
Lâkin aşk ehli gönül, bir ömür sadâkat ister.
Sûret ile seyr olmaz, her gözde hikmet bitmez,
Bir bakış ki mest eder, içre bir hakikat ister.

Kalbin kapısı dardır, her gelen misâfir değil,
Bir selâm ki cân verir, o dahi zarâfet ister.
Dilden dökülen sözün, özde bir karşılığı var,
Her kelâm kemâl bulmaz, evvelâ mes’ûliyet ister.

Kimi aşkı söz sanır, her sevdada benlik var,
Bir muhabbet bâkî kalsın, nefs ile cihat ister.
Sûkût ile pişen hâl, her mecliste görünmez,
Bir gönül ki yâr olur, o da bir kıymet ister.

Her nazarın ardında, bir gizli sırça perde,
Kimse kimseyi bilmez, aşk dahi murâd ister.
Gönül ki nice çeker, her derdi sır sayar,
Bir sükûtla ağlayan, yine de ferâhat ister.

Kadeh dolsa mey ile, aşk ehline harâb ister,
Bir tek sözle yâr olur, o dahi hitâb ister.
Zemheride ateşin, özde yanan hâlidir,
Her alev ki cân yakar, bir küle intibâh ister.

Gönül bir han misâli, her eşik nazar ister,
Kimi dost kapı çalar, kimisi zarar ister.
Kalem yazsa ne yazar, eğer gönül susarsa,
Bir söz ki hak’tan gelir, içre de karar ister.

Söz gerdanlık olamaz, kalpte cevher yok ise,
Bir kelâm ki cân okşar, içtence itiraf ister.
Sâlik isen ey gönül, yolda çok durak olur,
Her makam ki yük taşır, yârine ittifâk ister.

Her nefes bir derd taşır, fark eden arif ister,
Beden değil, cân yürür; menzil hep tarif ister.
Aşk, ne gamla eksilir ne de sükûtla biter,
Bir gönül ki hak’ka erer, o da bir veda ister.

Nice yâr geçer ömürden, her biri sefâ ister,
Sadâkatle pişmeyen, aşkı da hevâ ister.
Gönül ki düşmez döneklere, rengine vefa siner,
Bir yâr ki hak’tan gelir, yoldaş değil, bâkî ister.

Günahların yüküyle, kalp gaflet ile dolar,
Ey dîvân-ı Rahmet, et-tevvâb olandan mağfiret ister.
Nefs-i yorgun sarılır, tövbe ile el açar,
Bir kulluk ki daim olsun, Rahîm’den inayet ister.

Aşk tek başına yetmez, yârde bir kabul ister,
Niyazda secde gerek, sadâda usûl ister.
Yanan her gönül bilir, vuslat sabırla gelir,
Bir aşk ki hak’tan doğar, ateş dahi odun ister.

Kanarya Banu Dağ


14 Haziran 2025 Cumartesi

Vefasız Veda

Deli atlar gibi koşuya tutuşmuştu yağmur.
Nişanları ak goncadandı her birinin...
Göğsümüzü yaktı nallarından çıkan kıvılcımlar.
Yağmur muydu koşan,
Atlar mıydı yağan
Muamma;
Al al olmuş yanaklarımızdan
süzülen bir cevapsızlıkta
kilitli kaldı zaman.

Gökyüzü bir kitap gibi açılmıştı o an,
Tunç sesli bir dua yankılanıyordu kaf harfli ufuklarda.
Mim’le mühürlenmişti ağzımız,
Nûn ile çizilmişti yazgımızın eğri hattı.

Bakırdan yapılmış bir fincanla sunulmuştu hasret,
Bir kahve içimlik rüya,
Bir şedde gibi iki kez tekrar eden vedasızlık…

Vefa unutturulmuştu lügatten,
Kıskanç zaman silmişti bazı kelimeleri.
Yine de taşıyorduk içimizde
Yağız bir kartal gibi çırpınan
görkemli bir dönüşü,
henüz gerçekleşmemiş.

Sen sustukça,
Ben içimde cemreler düşürdüm,
Yakut düşler yaktım alnımın orta yerine.
Demir gibi ağır,
Ama yakar gibi parlaktı gözlerinin hatırası.

Ve ben…
Hâlâ sana
İlk şiirimi
Son duası gibi fısıldayan
O suskun
Şairim.

Kanarya Banu Dağ


Kepeneğin Gölgesinde

Toprak sustu evvel vakitlerden,
Ateş söndü, su çekildi içe,
Hava ise… o en mahrem dilek,
Yalnız çobanlar duyar onu kavalda.

Bir cemre düştü alnına yamaçların,
O vakit kartal kanadını çekti göğe,
Ve çakal, gecenin dizinde
Bir dua gibi kıvrıldı.

Kamber, bir hayrettir şimdi
Fukaranın dağ başında anlattığı.
"Arzu," derler, “bir hayal değil,
Kıtlığın ortasında sadaka gibi inmişti.”

Balıkçı kulübesinde ocak yanmaz,
Deniz rüya olur.
Bir zamanlar Maral’ın iz sürdüğü
Yamaç şimdi kepenek altında saklıdır.

Çoban bilirdi:
Her seher vakti,
Dağ taş çekilir kendi suskunluğuna.
Kaval dile gelir.
Ve dağ, bir daha
Susmaz.

Kimi zaman,
İnsanoğlu
Yaraya döner de
Şifayı taşır kendi bedeninde.

İşte o an,
Kağıt kesiği sızılara doğdu insan!
Göbek bağında açtı nergisler.
Ne lâleye benzedi, ne aslanağzına.
Ne çuhaya özendi ne goncaya.
Panzehirler üretti Gesi Bağında.

Zehrini kendine sakladı...

Kanarya Banu Dağ

20 Mayıs 2025 Salı

Bir dağın eteğinde unutulmuş duası olanlara


bir çocuk geçti,
ayağında oğlak tüyü,
elinde kırılmış bir incir dalı.
dünyaya ilk defa dokunur gibi
secdeye varan alnıyla,
toprağa değil, içindeki suskuya değdi.

bir ihtiyar yürüyordu ardından,
tur dağı’nın eteğinde kayıp on emirle
ellerinde taşın hafızası,
kalbinde secdeye durmuş bir vav harfiyle.
arayıştı yürüyüşü:
hakikati mi düşürdü vahiyin çatlağında,
yoksa kendini mi unuttu sesin bittiği yerde?

karıncalar geçti üstlerinden,
bir ayetin kıyısında durmuş gibi,
hiçbir gürültüye aldırmadan.
çoban gördü rüyasında,
koyun değil,
kaybolan kendi sesini sayıklıyordu rüzgârla.

bir kitap açıldı gökyüzünde,
ilk sayfası buğuydu,
ikinci sayfa kıbleye dönen yalnızlık.
kalem sustu, çünkü söz,
yazılacak kadar sabit değildi henüz.

bir kadın,
bal ve baldıranı aynı tasa koydu.
çocuğuna dua değil,
zehirle yoğrulmuş bir umut ördü.
kurt, dağın ardında bekledi,
gölgesi bile ürküttü geceyi.

bir hayal kırıklığı düştü incir ağacının altına,
ilk defa meyve vermedi o yıl.
zeytin sustu,
çünkü barış,
dilin ucunda değil,
kalbin ucundaydı artık.

secdeye varan her kalp bilir,
en büyük namaz, susmakla kılınır.
ve büyümek…
bir zemheri sabahında,
yalın ayak kıbleye yürümek gibidir.

Kanarya Banu Dağ 

ŞİMALİN ÇIĞLIĞİ
Şimal rüzgarı sarar dizleri kırık yelkenimi,
Deryanın derinliklerinde kaybolur her seher.
Köpük, bir zamanlar umutla doğan dalga,
Şimdi sızıdan bir çığ,
Ve kirpiklerinde yâd-ı hummalı çığlık...

Maralın ince adımlarında,
Bir kovanın içinde bal bekleyen zihin,
Ok yayına gerilmiş, her an çileyle vuruşur,
Ve bir hilal, gecede saklanır,
Çıkmazı yar, göğsü yaraya...

Ali'nin Zülfikar'ı kadar keskin bir öfke,
Haydar'ın gözlerinde Kerbelâ bulur.
Gecenin karanlığında âmâ bir âdem,
Bulur yönünü cihad nuruyla,
O kutlu salâ meydanlarda okunur.
Kumlara kanla yazılır Zülfikâr'ın adı...

Bu çileyle harman oldum,
Bilmem büyüdüm mü, ihtiyar mıyım bu dertte ne?

Bir ok kadar hedefim,
Bir yay kadar gerilmiş ölüme!
Ben her zaman o denize düşerim,
Uykusuzluğa ninni gözlerimde...

Kanarya Banu Dağ 

13 Mayıs 2025 Salı

Aynada Kalan Sadık Yabancı

Ben...
Âşık’ın secdesinde bir sır gibi bekleyen,
İçimdeki Buhtunnasır’ı yıkmaya azmetmiş bir dua.
Yıkıldıkça yükseldim;
Her harabede bir inşa, her külde bir nefes.

Ben...
Babil’in saraylarında kaybolmuş seslerin ardından,
İrem’i kalbimde yeniden kuran sessiz mimar.
Süleyman’ın mühürlediği suskunluk,
Belkıs’ın aynasında çatlayan bir nergis.

Anka’nın kanadından dökülen bir sabırla,
Küllerimden geçerek geldim bu kapıya.
Her bakışta yeniden doğdum,
Her sessizlikte daha çok işittim.

Ben...
Ne bir şehir, ne bir duvar, ne de bir sığınak…
Âşık ile Ma’şûk arasında görünmeyen sır,
Bütün yıkımların ardından kalan tek ayna.

Kanarya Banu Dağ 

SİTAREYE YAZILAN MÜEBBET

Bir yaranın üstüne basılmış tütün gibiydi hatıralar
Her nefes, ciğerlerime perçinlenmiş bir vebal
Nemrut bir suskunlukla baktı aynadaki ben
Ayrıkotları sardı dilimin kenarlarını Konuşsam isyan
Sussam rıza, ikisi de zırh... 
İkisi de yumruk

Tan yerinde çatladı bir kartalın kanadı
Mersiye olup indi yeryüzüne serçekuş
Yeşilin en yalnız tonunu kusarken ırmak
Bir remizdi belki, belki de tevbe:
Gözkapaklarımda mühürlenen bir ah!

Nabzımda akkor bir öfke
Dilimin altında mühlet bekleyen kelimeler
Bir ömrü müebbete çeviren,
İzahsız, tuz yanığı acıların imlasında
Sitare gibi sarkan tek harf: ben

Ve şimdi
Diz çökmeden dua etmeyi öğreniyorum
Çünkü bazı dualar,
Ayakta kalmak için yumruk sıkmaktır!
Ve bazı suskunluklar
Derindir kabir kadar
Evrensel bir bilgidir;
Ayakta ölür ağaçlar
Gövdesinde hâlâ öter kuşlar...

Kanarya Banu Dağ 


7 Mayıs 2025 Çarşamba

Böyle şiirler müteşairlikten de tekaüt eder adamı

Zerre

Ben,
şah damarında çırpınan bir zerreyim.
Ne poyraz savurur beni,
ne lodos avutur.
Med-cezir gibi çeker içini,
bir bakarsın
gazele dönmüşüm hazanda.
Maral bakışlı bir duanın
avcısı olur yüreğim.
Sustuğum her şey,
şikâyetin eşiğindedir;
ama rıza kapısında eğilmiş boynum.
Bir şebnem düşer geceme,
bir çığ olur dağlarımdan.
Çiy gibi ince,
şükür gibi derin…

Vaad mi?
Bidayeti sensin zaten.
Nihayet, belki bir mahzende
kapanmış eski bir niyaz.
Kul olmanın külüne sarınıp,
lâl olmuş dilimle
ümit ekerim suskun toprağa.

Hasret,
bildiğin gibi değil.
Bir selâ gibi iner üstüme.
Ben her gece
kapanmamış bir gözyaşıyım;
sen ise
gözlerimde mühürlenmiş
bir dua,
bir veda,
bir vedâ…

Ve anladım:
Hasret,
insanın içindeki Allah korkusuna
en çok benzeyen şey.
Ümit,
bir çocuktan kalan eski bir ayakkabı.
Ve ben,
şah damarından düşmüş bir kulum.
Adımı artık
yalnızca toprak bilir.

Kanarya Banu Dağ 


26 Nisan 2025 Cumartesi

Sonsuzluğa Yalınayak

Bilmezdim
Zamanın sırtında kervanlar gibi
İçimde göçler taşıdığımı,
Ne yana dönsem yıkılan evler bırakacağımı.
Bilmezdim,
Bir ırmağın, doğarken bile
Kendi yatağını inkâr ettiğini.

Çocukken,
Bir yabancının ayakkabısına baka baka
Kendime yeni şehirler uydururdum.
Yükselirdim uzun topuklarında,
Büyük insan olurdum.
Ne zaman rüzgar esse,
Dünyanın başka başka dillerinde
Öz adımı unuturdum.

Gözlerim –
Hiçbir manzaraya sadık kalmayan,
Issız bir ülkenin hudut bekçisi.
Ne suyu tanıdı, ne taşı;
Ne bir annenin, ne bir dostun bakışını
Bilir sandım.
Oysa gözler,
İçine doğmadığı hiçbir resmi
Gerçekten göremezmiş.

Şimdi biliyorum:
Dünya — Allah’ın kudretiyle var olmuş bir soluk,
Sonra, hiçliğin bile hatırlamadığı bir iz.
İzde giz, izde mânâ...

Bir aziz, bir gün şunları fısıldadı içime:
"İnsan doğarken
Çırılçıplak bir nehir gibidir;
Kolları yoktur saracak,
Ayakları yoktur kaçacak,
Sesi yoktur çağıracak."

Ve bir günahkâr ekledi ardından:
"İnsan büyürken
Her kayadan bir yara,
Her köprüden bir utanç devşirir.
Çünkü en büyük harita,
İnsanın kendi ayak izidir."

Ben,
Nehrin hangi koluna aktığımı bilmeden
Koştum.
Suyu bulanık, toprağı yaralı,
Gökyüzü yırtık bir hayal kırıklığı gibi.

Yakub (aleyhisselâm)'ın 
Evlat hasretiyle, bizimse günahlardan gözlerimiz ağardı;
Ve hiçbir gözyaşı,
Allah’ın ilminden gizli akmadı.

Tarık bin Ziyad gibi,
Çok gemilerimi yaktım ardımda;
Dönüşsüz bir yolculuğa çıktım.
Her adımda,
Mükerrem kılınmış insanı unuttuğum anlarda,
Bir su damlasında nimet,
Bir lotus çiçeğinde Züleyha’nın asaleti
Hatırlattı bana kim olduğumu.

Nemrut'un mancınıkla savurduğu İbrahim'i
Öğrendim;
Ateşin ve suyun,
Ancak Allah'ın emriyle yanıp serinlediğini.

Bazen,
Eski bir binanın yıkık bacasında,
Bazen,
Terk edilmiş bir istasyonun sessizliğinde,
Bazen,
Üzerinden uçan bir şahanın kanadında
Kendimi bulacak sandım.

Oysa insan,
Bir kere bile kendi gözünden bakamaz kendine.

Ve şimdi biliyorum:
Nehrin de, köprünün de, toprağın da, aynanın da
Saklayacak bir yeri kalmamış.

Çünkü gözler
Görmüyor.
Kalp biliyor.
Ruh kavrıyor.

Ve insan,
Hep biraz aziz,
Hep biraz günahkâr,
Hep biraz yabancı
Kalarak yürüyor sonsuzluğa.

Kanarya Banu Dağ 

24 Nisan 2025 Perşembe

Sen dersin Mihriban ben derim Rüveyda


Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışım, çözülmüyor, Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü, 
Görmeyince sezilmiyor, Mihriban sevdiğim Mihriban.

Yâr deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor.
Lambada titreyen alev üşüyor, 
Aşk kâğıda yazılmıyor, Mihriban sevdiğim Mihriban. 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
Aşk deyince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban sevdiğim Mihriban.

Abdurrahim Karakoç




[Dün Marmara bölgesinde yaşadığımız 6.2 deprem için, hepimize büyük geçmiş olsun diliyorum.]