Akşam yine aynı saat.
Haber bülteni tam kıvamında:
Ne fazla acı, ne iz bırakacak kadar gerçek.
Sunucu dudaklarını silerek konuşuyor,
kelimeler tok, şehirler aç.
Bir sofra kuruluyor bir yerde,
öbür tarafta yerle bir ediliyor bir ev.
Çatalın sesiyle
kemik sesi birbirine karışmıyor,
çünkü mesafe var;
çünkü vicdan artık
coğrafi bir mesele.
Orada çocuklar büyümüyor,
yalnızca uzuyorlar.
Boyları değil,
suskunlukları artıyor.
Bir annenin saçında beyaz,
bir bebeğin avucunda ölüm tarihi.
Toprak,
üzerine düşeni artık ayırt edemiyor:
tohum mu,
beden mi?
Her şey aceleyle gömülüyor.
Bazıları yüksekten bakıyor dünyaya.
Rezidans camlarında gün batımı,
arka planda Mozart,
ön planda steril bir merhamet.
“Çok yazık” diyorlar,
şarabın tanenini tartışırken.
Romantizm umresi bu:
acıya değmeden arınmak.
Seküler aklın defterinde
bu sadece bir istatistik.
Yuvarlanmış sayılar,
yumuşatılmış başlıklar.
Bir tırnak kırığı kadar can sıkıcı,
bir sonraki gündeme kadar dayanıklı.
Ama orada
bir baba kapıyı kilitlemeden çıkıyor,
nasıl olsa dönecek ev kalmadı.
Bir kadın ekmeği bölmeden önce
gökyüzüne bakıyor;
bugün uçaklar mı var,
yoksa yalnızca dua mı?
Çocuklar su taşıyor,
ama su hafızayı temizlemiyor.
Kefenler beyaz değil artık,
çünkü beyaz vakit yok.
Zaman,
orada sürekli kan kaybediyor.
Biz ne yapıyoruz?
Koltukta biraz kıpırdanıyoruz.
“İnsanlık nereye gidiyor?” diye sorup
televizyonun sesini kısıyoruz.
Sonra
tatlı geliyor.
Oysa bu suskunluk
nötr değil.
Bu rahatlık
masum değil.
Bu görmezlik,
aktif bir iştir.
Bir gün bu çağ
kendi arşivini açacak.
Kim neyi gördü,
neyi bilip sustu,
neyi fon müziğine çevirdi
tek tek dökülecek.
Ve bir yer olacak orada,
başlığı sade, içeriği ağır:
“Burada insanlık
konforu seçti.”
O şehir hâlâ ayaktaysa,
bu mucize değil.
Bu bir direnç biçimi.
Bu,
ölümle pazarlık etmeyi reddetmek.
Bilinsin:
Hiçbir zulüm
sonsuz yayın yapamaz.
Bir gün ekran kararır,
ışık yanar.
Ve hakikat
bu kez kesintisiz konuşur.
Kanarya Banu Dağ