3 Nisan 2020 Cuma

Hiç bir zaman hiç bir şey

142 sayfalık ve Tuncer'in gazete makalelerinden oluşan güzel bir kitap. Sizler için aşağıdaki makalesini seçtim. Yerinde teşhis ve tespitler var. Tekrar tekrar okunası, düşünülesi. Yıllardır söylediğim şeyin ifadesi bir paragrafı özellikle kalın harflerle belirttim. 


''Kaç yanlış bir doğru etmez?

Birisi bir soru soruyor, diğeri bir cevap veriyor, öteki bu cevaptan hareketle İslam’a olan kinini kusuyor, beriki de dava açıyor. Güler misin ağlar mısın? Hepsi yanlış! Yanlışın yanlışla düzeltilemeyeceğinin farkında olmadığı için bu yanlışa ortak olan herkese bir çift laf söylemek doğru mudur bilmiyorum ama söyleyeceğim.

Soruyu soranlardan başlayalım. Birkaç kitap karıştırarak cevabını kolaylıkla bulabileceğimiz ilmihal seviyesindeki soruları bir başkasına sormaya bayılıyoruz çünkü tembeliz. Din İşleri Yüksek Kurulu, filan Ramazan hocası, falan ilmine itimat ettiğimiz hoca dururken kitap karıştırmak zor geliyor. A benim okulunu bitirmek için onlarca kitabı deviren, arkadaş ortamında entelektüel profilime zeval gelmesin diye roman özetleri okuyan, güzel yemek yapabilmek için mutfağını yemek kitaplarıyla dolduran, gönül çelebilmek için romantik şiirler ezberleyen kardeşim! İki cihanda da sana saadeti getireceğine iman ettiğin dininin, hiç olmazsa ilmihal seviyesinde bilgisine sahip olmak çok mu zor?

Belli ki dindarsın, bu meselelerde belirli bir hassasiyetin var. Asansörü kafana takacak kadar muzdaripsen; ya nazar ber kademin ne olduğundan haberdar olacak kadar kafan çalışsın yahut merdiven yürüyecek kadar ayakların. Olmaz mı? Mesele battaniyeye kadar uzadıysa az çay içmekle filan şifa bulamazsın; ya evlen ya oruç tut ya kimlerle beraber vakit geçirdiğine dikkat et ya bakışlarını haramdan muhafaza et, ne bileyim ben.

Cevap verenler de bir âlem. Hocalarımız neyin bilgisine sahip olmaları gerektiğini bildikleri kadar, neyi, nerede, kime, nasıl söylemeleri gerektiğinin de bilgisine sahip olsalar keşke. Sosyal medyanın ne işe yaradığını bildiği için bilmem kaç dilde yayın yapan hesap açan hocalarımız, aynı mecranın nasıl bir fitne odağı haline gelebildiğinin de idrakine varsalar da cümlelerini biraz daha ihtimamla kursalar. Bilmedikleri konularda söz söylemenin ayıp bir şey olduğunu bilseler, bildikleri her şeyi söylemenin gereksiz bir şey olduğunu bilseler, bilinebileceklerin bildiklerinden ibaret olmadığını bilseler, kendisi gibi düşünmeyenlerin de doğru bildiği bir şeyler olabileceğini bilseler, bir meselede birden fazla doğru olmayacağını iddia etmenin yanlış olduğunu bilseler, bilmek dediğin şeyin bilmekle bitmediğini bilseler... Neyi söyledikleri kadar nasıl söylediklerinin de ehemmiyeti olduğunu fark etseler, üç kişilik bir sohbette ifade edilenin üç bin kişilik bir mecliste ayniyle dile getirilmemesi gerektiğinden haberleri olsa, kendi aralarında münazara edilecek ihtisas gerektiren mevzuları bütün bir milletin gözü önünde tartışmamaları gerektiğini anlasalar...

Bir kaç sene evvel Nurettin Yıldız, Enderun teravihini eleştireceğim diye padişahların hayatından Itrî’ye kadar uzanan silsilede yanlışlarla dolu bir konuşma yapınca eyvah demiştim. İbadeti ruhundan ve özünden kopararak bir musiki ritüeline çevirmek ne kadar yanlışsa bu hususta ifrat edenlerin halini kınamak için yalan yanlış bilgilerle tasavvurumuzun teravihe denk düşen bedii hususiyetini -hem de o cümlelerle- hiçe saymak en az o kadar çirkin ve ifrattı zira. Bazı başka isimlerin de zikredildiği bir sohbette bu gidişin hayra alamet olmadığını konuşurken arkadaşlarla kurduğumuz son cümle şu idi: İrfansız ilim sahiplerinin İslam’a verdiği zarar, ilimsiz cühelânın verebileceğinden çok daha fazla! O gün hocanın ifadesinden dolayı kahrolmuştuk, bugün hocanın düştüğü durumdan dolayı kahrolmak yine bize düştü.

İslam mahzun, İslam garip, İslam masum. Bildiğini iddia eden konuşunca da fatura İslam’a kesiliyor, bilmeyen konuşunca da. Bilmeyen dine dair bir şey söyleyince gülüp geçmek kolay, bildiğine vehmedilen söyleyince öyle mi ya? Bir başka hocamız Hz. Peygamber’in kabir haline dair bir rivayeti üstüne basa basa kaynak vererek anlatıyor sohbetinde, ortalık yine karışıyor. O bahsedilen
meseleyi bilmenin dinleyenlere sağlayacağı bir fayda da yok, bilmemenin vereceği bir zarar da ama müptezellerin keyifle ellerini ovuşturduğu büyük bir fitne kapısı daha aralanıyor böylelikle. Ah be hocam diyorum, niçin anlatırsınız böyle şeyleri? Âlim aklına gelen her şeyi anlatan değil, muhatabının ihtiyacı olanı, üslubunca, gerektiği zaman ve olması gerektiği kadar ifade eden kişi değil mi?

Âlimin bir heybeti, vakarı, mürüvveti olmalı yahu. Giydiği kıyafetten sesinin tonuna, üslubundan yürüyüşüne, tevazuundan edebine kadar her bir halinde seyredilecek bir vakar ve mürüvvet... Gel gör ki bilmekle değil, bildiğinle amel etmekle ele geçiyor bu hasletler. İsimlerden bağımsız, her birimiz teraziye kendimizi çıkararak bir İhsan Fazlıoğlu cümlesiyle tefekkür edelim mevzuu: “Temessül etmediğin bir değerin temsiline soyunma çünkü bu hâl seni hem riyâkâr kılar hem de maskara yapar. Sözle savunduğun ama halle temsil etmediğin değeri de insanlar nezdinde itibarsızlaştırır.” Ah ki ah! Müslümanı, görenlerin kendisi gibi olmak isteyeceği kişidir diye tarif edermiş kudemâ. Şimdilerde ise İslam’ın hocaların anlattığı gibi olmadığını ifade için şerh düşmek zorunda kalıyor hocalar. Elimizi açıp dua edeceğiz neredeyse: Kâfirler dinine bir zarar veremez yâ Rabbi ama ne olur İslam’ı Müslümanlardan muhafaza eyle!

Bu tür meselelerde dine ve dindarlara saldıran güruhu kabaca ikiye ayırmak mümkün: Dinin ne olduğunu gâvur gibi bilmesine rağmen bahaneyi bulunca yüklenenler ve cehaletinden dolayı sapla samanı birbirine karıştırarak yalan yanlış zırvalayanlar. Birinci kısımdakileri Allah ıslah etsin; ikinciler de şayet bu konularda kalem oynatacaklarsa oturup iki kitap okusunlar, zira komik oluyorlar. Bunların kafasında kendilerince bir din tarifi var, Mevlana’yı Yunus’u seviyorlar ama tarikata düşmanlar. Kim din adına yadırganacak bir cümle kursa başlıyorlar bağırmaya: “Bu tarikatlar hep böyle, devlet tiz bir şeyler yapsın, nerede bu Diyanet?” Yahu arkadaşım bir sakin ol önce. Söylediği laflardan dolayı tarikatlar kapansın dediğin adam tarikatların kapanmasını senden çok istiyor. Sen Mevlana’yı seviyorsun hiç olmazsa, bunlar daha oraya gelemedi, az bir dur durduğun yerde.

Bu meseleler nasıl hallolur, bunu saatlerce konuşabiliriz. Nasıl hallolmaz, cevabı tek cümlede: Savcılık marifetiyle.

Sözün hülasası, zaman değişti. Değişirken bir şeyleri alıp götürdü bizden ve yerine bir başka şeyler getirdi. Ne götürdüklerine mani olabildik ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabildik. Bizim büyük meselemiz filan hocanın falan soruya verdiği cevabın doğruluğu, yanlışlığı, üslubundan ziyade bu değişime, değişimle birlikte giden ve gelene karşı Müslümanca bir duruş ortaya koyamamamızdır. Zira bu işi başarabilmiş olsaydık, ne öyle bir soru sorulacak ne böyle bir cevap verilecek ne de İslam’a laf etmek için bahane arayan nasipsizlere böylelikle gün doğacaktı.

O duruş ve teklifi net bir şekilde ortaya koymaya mecburuz ancak, birilerinin hevesle beklediği gibi icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha’yı seküler endişelere kurban ederek değil; çağı doğru okurken edille-i şer’iyeden zerre taviz vermeden ortaya koymaya!...''

Serdar Tuncer