27 Nisan 2020 Pazartesi

Rüveyda'ya Mektuplar (54)

Bahar yüzlüm,
Rüveydam,
Kalbim,

Sana söyleyeceklerim bitmedi, bitmeyecek...
Başlangıç yapamadık ki bitişten söz edeyim!
Söylenmedik sözlerin hasreti içinde kıvranırken ruhum, acziyetin dalgaları arasında batıp çıkan küçük bir kayık misali zamanda akıyorum.
Bir pınar var, ruhumun dağlarından kıvrıla kıvrıla süzülen, her mevsim ince ince y/akan...
Bazen şelaleler gibi sana coşan, sedasında kaybolduğum.

Sevgilim,

Şehirler, ülkeler ve topyekun dünya yokluğunda bir salgın hastalıkla bocalıyor.
Korona günlerinde onlar yaşama kaçıyor, ben sana, mektuplara...

Havalar henüz ısınmadı, sensiz ruhum gibi, bir anda sıcaklık düşüyor, üşüyoruz!
İnsanlar çaresiz bir perişanlıkla evlerinden, yurtlarından sürülmüşken, ben de gözlerimin şarjörüne yeni yeni mermiler sürüyorum,yarısı da onlar için...
Damla damla sıkıyorum kalbimin en tenha iklimlerine...

Kimsenin ağaçlarda filizlenen tomurcuklara ve aşka bakacak hali kalmamış! İsyanların nisyanlara, insanların şeytanlara karıştığı bu hengâmede, bana adın lazım.
Bir sığınak, güvenli bir liman...
''Rüveyda'' diyorsam, bu bazen sen, bazen isminde saklı sonsuzluğun sürmelenmiş gözleri...
''Rüveyda'' dünya gurbetinde hasreti çekilen bir Kevser...
''Rüveyda'' diyorsam, yorgunluğuma ebedi bir dinlence oluyorsun.
Kalbim, benimle orada buluşacak mısın?

Nisan bitiyor ama hâlâ üzerinde şubattan kalma bir sis ve hüzün! Bu Nisan bahara uyanamadık, sevinemedik. Her yerde vedanın rengi sonbahar nağmeleri, şu salgın yüzünden.

Şairin dediği gibi: ''Her nakışta o mânâ: öleceğiz ne çare!''

Benim kendi adıma şikâyetlendiğim yok. İşlerinden olanlara, bozulan ekonomiye ve sevdiklerini kaybedenlere üzülüyorum. Yoksa günlerce sokağa çıkmadan yaşayabilirim.

Kalbim,

Biz veda b/akışından mahrum, kelimelerin cümle olmaktan korktuğu demlerde dağıldık!
Bir vuslatı hayal etmekten bile korkarak, kıyısında emekleyebildik, bütün emeklerimizle...

Seni yazmadığım zaman, kelimelerden yana fakirliğim artıyor. Suyu çekilmiş bir göl gibi çöle evriliyorum. Artık diyorum şu harflerle düşünmeye, özlemeye, beklemeye bir son mu versem!
İçimden bir ses evet diyor, bu mektupla final yap yazı hayatına (bloğa) ve kendine...
Sessizliğin içinde, grinin tonlarında, bir sonbahar hüznü ile unutuluşun rüzgarına bırak kendini.

Sevgili,

Aşktan payıma hasret şarkılarını dinlemek düştü.
Aşktan ovama yalnızlığın mısralarını ezberlemek üşüştü.
Ne iyi bir kalem, ne şair ne de iyi bir aşık olabildim.
Belki müteşair, belki kendine yazar ve belki aşka aşık melankolik bir serseri...

Rüveyda!

Belki sana olan sevgisi, aşkı yaratan Yüce Mevla katında bir akis bulur da, Leyla'dan Mevla'ya dedikleri o güzel iklim -hak etmese de- ömrü nihayete ermeden bu fukara adamı bulur.

Sen bana Yusuf (as)'ın atıldığı kuyu olursun, İlahi aşk da o kuyudan tutunarak çıkarıldığım sağlam bir kulp olur. Niyazım budur. Ve niyazım cennet sabahına varmak nasip olursa, gözlerimi açtığımda karşımda senin bana bakan gözlerinde sevinç gözyaşı dökmek...

Bir daha yazar mıyım bilmeden, son mektupmuş gibi, son cümleymiş gibi:
Sevdim seni, mektuplarımı yak ama bunu unutma olur mu?

Bu dünyadan çok sıkılmış bir Murat