cananım sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
cananım sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

7 Mayıs 2020 Perşembe

Cananım


Cananım,
Canıma düşen canım.
Gülüşlerinden ab-ı hayat saçılanım,
Baharıma şakıyan bülbül-ü nâlânım.
Bu dünyada çok aradım seni,
Ben geldiğimde sen henüz yoktun.
Hiç gidiyorken gelinir mi söyle ?

Cananım,
Canıma can katanım,
Bir ömür aradığım,
Bir ömür adadığım,
Gamzeli gülüşlü yarim,
Cenneti andıran yasemin bakışlım
Hiç gidiyorken gelinir mi söyle?

Canıma düşen canım.
Söyle seni yazmazsam ben ne yaparım?
Cananım,sevdiceğim,sevdam,
Kara gözlerinden yakalandığım,
Baharıma şakıyan mis kokulu hicranım.
Aşktan özge,aşkım.
Bu dünyada çok aradım seni,
Ben geldiğimde sen henüz yoktun.
Hiç gidiyorken gelinir mi söyle ?

Cananım,
Bu dünyada hicret ettiğim vatanım.




10 Ekim 2020 Cumartesi

Arkadaşım güzel bir sürpriz yapmış!

Bu hafta resmimin çizilmesinden sonra ikinci bir güzellik.

 Cananım isimli bir şiirim var biliyorsunuz. Mübeccel İler arkadaşım da ona ses vermiş. Kendime ait karalamaları başka bir sesten duymak ayrı bir keyif veriyor. 

Kendisine bir kez daha çok teşekkür ediyorum 

https://www.youtube.com/watch?v=Xkkr05X1o4A


4 Aralık 2017 Pazartesi

Rüveyda'ya mektuplar (24)

 


              az kenara kayma!
         sıkışalım!

Canımdaki Canım,
Cananım,

Albatrosları duymuşsundur. Atlantik’te yaşayan ve kanatları açılınca 3-4 metreyi bulan bizde adına Divane Kuşu denilen canlı… Okyanusların üzerinde hiç kanat çırpmadan, kas kilitleme avantajını da kullanarak yorulmaksızın kilometrelerce havada süzülen, beyaz gövdeli siyah kanatlı kuş…

Denizin üzerinde uyur, belli bir çağa gelene dek yalnız ve eşini bulunca incitmeden ona son derece sadık yaşayan harika bir kuş. Biraz bizim kumrular gibi yani. Öyle ki kuluçkaya bile sıra ile otururlarmış. Yani hayatı dolu dolu paylaşıp yaşayan sevgili çiftler.

Divane denmesinin sebebi de, eşi ölünce, geride kalanın üzüntüsünden taş yutup intihar etmesiymiş… Aşkından divaneye döndüm sözünün kısa hikâyesi de buradan geliyormuş…

Murat yokluğunda taş yerine hüzünlü bir yalnızlık yuttu.

İnsanlardan inziva yurduna çekildi.
Bakma dostların yaşıyor zannettiğine…
Yaşamak karşılıklı sevgi iledir.
Kalbi aşk diri tutar.
İnsan sevgi ile yaşar.

Murat canlı cenaze, dünya seferini tezce tamamlayıp terkidünyada gözü…

Şikâyetimiz yoktur. Sakın yokluğuna dökülen bu kırık kelimeler şikâyet sanılmaya…

Derdimizi seviyoruz. Sevdiğimizi de zikrediyoruz. Leyla’dan Mevla’ya bir sefer olur mu bilinmez, umuyoruz… Hz. Şems kuddise sirruh ne güzel söylemiş:

Hüzün taze tutar aşk yarasını Yaramdan da hoşum, yârimden de...

İnsanın divanesi olacağı bir davası olmazsa, yaşarken süfliye esir olur ve çürür… Biz, biz olsaydık, o albatroslar gibi olurduk. Sadık ve zarif. Geriye kalan haram olduğu için kendi canına kıymazdı ama yaşamış da sayılmazdı… Her gün anıları mezarlığa taşır, toprağı gözyaşları ile sular dönerdi… Uzun yıllar evli olup da sonra geriye kalanı görmek beni derin kederlendirmiştir.  Annemin babama olan sevgisi, sadakati, bağlılığı sanki babam hayatta yaşıyormuş gibi taze ve diri… Hatta annem televizyon açıkken üzerini bile değiştirmez. Böyle de bir hayâ duygusu…

Sevgili Kalbim,

İri gözlerinin okyanusunda kaybolduğum, bakmaya kıyamadığım.

Bakışlarında kavrulduğum yârim... Divane kuşum… Sal saçlarını ruhuma, çepeçevre...

Dolandığım tellerinde, en latif nağmelerin notalarını arayayım...

Gündüzüm, gecem; geceme doğan ay parçam...

Hazanıma düşen goncam.

Kendimden bile koruduğum, kıskandığım, korlar içinde yanmaklığım.

Dudaklarımdaki susuzluğum, yürek çölümdeki serabım. Vahalarca sessizliğim...

Âminlerce dilediğim, gözyaşlarımla beslediğim.

Zamanlarca seslendiğim…

Sevgilim diyemediğim, sevgini dilendiğim. Gelirsin diye beklediğim. Bakışlarında eridiğim. Yaşama tutunma sebebim.

Baldudaklarının kıvrımlarında ne mesajlar gizlidir. Senin yalnız gözlerin değil, dudakların da konuşur. Cihana fitne olma, canım yoluna feda! Canıma fitnesin, kanıma girensin. Şiirlerce istenen, şarkılarca söylenensin... Dilimde hecesin, kalbime bilmecesin. Bilirim gelmezsin, gelir gibi solursun,nefesinle nefesimi kesensin…

Âlem sen gibi bir Rüveyda bir daha görmesin!
Görmesin ki canım canınla göçüp gitsin!
Bir Rüveyda’ya bir Murat yetsin.

Dilin Murad’ım desin, bunu duyan kulaklarım bayram etsin. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Rüveyda ile Murat...

Bana baktığın gibi bakma benden başka ne varsa şu cihanda…

Sevgilim, sevgim, sevdiğim, hep seveceğim...

Adın dilimde, aşkın gönlümde, ben böyle öleceğim...

Bir lahza merhamet eyle, beni sevdiğini söyle...

Bu hitabına can veririm, bir kuş olsam, avucuna konsam, kokunu içime çeksem, bir kez bana güzel şeyler söyleyerek öpsen ve ben o avuçta ruhumu teslim etsem.

Ah Kalbim,

Adın dilimi nasıl da süslüyor. Gönlümü nasıl da şenlendiriyor.

Keşke gerçeğin şimdi yanımda olsaydı da, bunları kulağına fısıldasaydım...

İri gözlerinin fezasında, Kehkeşanlara dalıp, cenneti görmüş gibi, hayranlığın saadetinde, huzuru yudumlasaydım.

Dizlerine yatıp, dinlediğimiz şarkının nağmeleri arasında zamanın durmasını dileseydik.

Şimdi zaman, doru atlar gibi soluk soluğa, kıvılcımlar saçarak, değirmen gibi, günlerimi sensiz içine çekip tüketmede... Ve sen, sensizliğin azabındaki benliğimden bihabersen, aldığım nefeslere de yazık!

Zamanda kayıp bir Murat


13 Aralık 2017 Çarşamba

Rüveyda'ya mektuplar (26)

 


şiirler diz çöktü varlığının önünde,
aciz kaldı kelimeler, kalemim kırıldı...
bir ihtilal isterim, senden yana... 
güftelere yeni bir beste, 
bestelere senden bir nefes...


Rüveyda,

Anlaşılmak istemiyorum artık! Anlamsızlığa karışıyor, anlaşılma duygum bazen... Yılların yorgunluğu sarmışken ruhumu, anlaşılmak istemiyorum artık! Kayıp kelimelerimi de aramak istemiyorum bu gece. Kaçıncı kez dönüyor şarkı, ruhumun pencerelerinin kıyısında:

beni sev, sev de anlama... diye…

Şarkıları hüznümün suç ortağı yapıyorum yine… Bir de sessizliğin melodisi var, engin bir dinginlik, herkese notalarını göstermeyen, sırdaş kalplerin yâreni…

Düğünlerde insanları eğlendirmek için çalınan şarkılar bile benim ruhuma gelesiye kadar hüzzama eviriliyor. Elimde değil, sen yoksan bütün şarkılar hüzün makamında… Bazı şarkıların güftesi mi daha güzel, bestesi mi karar veremezsin ya öyle işte, ne anlaşılayım, ne de hasretini çektiğim kelimelerin ardına düşeyim.

Anlaşılmak isteği, sevilmek, özlenmek isteği, çocukken elimden uzak göklere kaçırdığım, balon gibi...

Bıraksınlar, kendi ruhumun odasında, perdeleri yarı yarıya kapalı, penceremden süzülen, gri renkli ışıkların arasından, ara sıra bakayım, bir yabancı gibi, kayıp giden günlerime... Kendi kalabalığımda kavrulup dururken ilgimi çekmez oldu başka tenhalar. İnsanlar oldu insancıklar… Zaman devrini yaparken çoğumuzdan usanmış, yeryüzü utanç içinde. Hoyratlık, adaletsizlik, cana kıymalar, sevgisizlikten, merhametsizlikten kurudu dünya, can çekişiyor.

Sahte gülüşleri, hep sahici sanıp her defasında sahiden yaralandığım zamanlardan beri; artık yalnızca çocukların, çiçeklerin ve kelebeklerin sahici güldüğüne inanır oldum… Sonra bir Rüveyda masalına, sana…

Sevgili Rüveyda,

Kim bu Rüveyda? diye sordular seni benden...

Ne çetin, ne zorlar zoru ve bir o kadar da lezzetli bir sual...

Kim bu Rüveyda?

Dilimde hece, dilimde kapan, dilimde şarkı, dilimde şiir, dilimde destan...

Güzel ve asil yüzüne bakmaya doyamadığım kadın.

Bir ömür, ömrümü uğruna adamak isteyip de aradığım...

Bir ömür yanmaklığım...

Bulamayıp da, bulur gibi kanıp, ağladığım...

Sayfalarca ilmek ilmek, hasretinden bir kırıntıyı satırlara dökebildiğim ve dökemediğim.

Rüveyda, kadir kıymet bilenim. İncinmeyenim ve incitmeyenim

Dil üzmezim, gönül yormazım.

Karşılıksız, katıksız sevenim, hissedenim, hislerim.

Gözüm, kulağım, sesim soluğum, nefesim.

Yaşama sevincim.

Gökyüzüm, göklerinde kanat çırpıp özgürce uçtuğum... Kanatlarımı açıp, çırpmadan, rüzgârına, büyüsüne, göğsüne kendimi bırakıp, yıllarca, hasretine savrulduğum. En güzel sevenim, en güzel öpenim, en güzel nefeslendiğim...

Gözyaşlarımın membaı, ruhumun ilham kaynağı. Sevgilim Kalbim, Seni soruyorlar bana...

Seni nasıl anlatabilirim ki her tamam dediğim kelimede, eksikliğim, perçinlenir.

Her mektupta, bitmeyecek serüvenimize, kıvılcım kıvılcım ateş düşer, büyür içimin yangınları, büyür hasretler, büyür bekleyişler. Her bulduğumda kaybettiğim her kavuştuğumdaa hasret çöllerinde kavrulduğumsun…

Ağrı dağı olur, ağır olur, ağrılar, sancılar başımda duman olur. Türkülerce duvarlarıma çerçeve olur. Her bir tablodan, Rüveydam bir başka güzel surette belirir. (Yazım kuralı Rüveydam derken ismini üstten virgülle ayırmak bile bana zulüm gelir.)

Zamanlarıma bitimsiz bir senfoni gibi arzı endam eyler...

Ruhumun izdüşümü, izleri peşinden, yalın ayak, başı kabak yollarına düştüğümdür...

Kalan ömrümü, yankısının gri bir renkle sardığı şarkı şarkı ağladığım, içimde yankılanarak büyüyen avazlarımdır.

Gelmek istemiyor gece Ne sen gelebiliyorsun o yüzden Ne de ben gidebiliyorum.

Ama ben gideceğim.[¹]

Yalnız akşamlarda, yalnız grup eden güneşe bakarak Ah Rüveyda, yine yoksun! diye çocuklar gibi dudak bükerek iç çeken içimin acısıdır...

Kapıdan girerken güneş yüzüyle beni sımsıcak sevgisiyle karşılayanımdır Rüveyda...

Bakmaya kıyamadığım, kadifelere sarıp sarmaladığımdır Rüveyda...

Kavuştuğumuzda, ayrılığın elemini bir an olsun unutmadan, kıymeti bilinen zamanların, zafer ve şükür hazzıdır Rüveyda...

Varlığımda kıymet bilen, bulduktan sonra yokluğuma düşmeyenimdir Rüveyda...

Adını anmakla zenginleştiğim, dilime çalınmış lezzet, gönül tahtımda bir prensestir Rüveyda...

Uyuduğunda, sessizce, bir çocuğu seyredişimdir Rüveyda...

Sabahları özlediğim, gül yüzünü görmeye sabırsızlığımdır Rüveyda...

Ömür çölüme yağmasını beklediğim yağmurumdur Rüveyda...

Bir kadından fazlası, bir insandan fazlası, bir melektir Rüveyda...

Rüveyda bana verdiği huzur ile kendisine âşık olunandır.

Bir gün yazmayı bıraksam da, ruhumun tuvalindeki suretinin dibine notlarımın son nefesime kadar yazmaktan vazgeçilmeyecek olandır Rüveyda...

Bembeyaz dişlerin, inci tanesi gibi dizilmişliğinden ışıklar saçarak beni sevdiğini söylemekten bıkmayanımdır Rüveyda...

Kadınımdır, karımdır, canımdır, yol arkadaşım, cananım, aşkım, yârim...

Çok şeydir Rüveyda, ne yazsam, ne söylesem azımsadığım, anlatamadığım, acizliğim, doymadığım, arsızlığımdır Rüveyda...

Dudaklarından nefes alıp solumaklığım, öpmelere doyamadığım, ahufigânımdır Rüveyda...

Rüveyda, bazen şairin çocuksun sen dediği yaramaz, ürkek bir ceylan goncası.

Bazen sığınıldığında, insana huzur veren, bir tavan arası...

Rüveyda bazen çok tanıdık, tanıdıktan da tanıdık, sanki kadim zamanlarda, ruhumun yol arkadaşı...

Bazen de gökkuşağının tüm renkleri, beni hiçbir zaman üzmeyen, hep özümseyen...

Rüveyda, hayatımda hiçbir zaman nefesinin nefesime değmediği ve sanırım kalan ömrümde de, artık yolunu gözlemediğim güzel bir masal...

Rüveyda, ruh tuvalimde sakladığım, ömrüme hasretim...

Tükenmekte olan ömrüme, Bir yudum tesellim. 


Rüveyda’sında kaybolmuş bir Murat


[¹] Federico Garcia Lorca


Not: Ağustos 2025 itibariyle kitap fiyatları ve kargodaki yükseliş sebebiyle, kitabımın tamamını eklemeyi uygun buldum. Dizin problemleri için üzgünüm. 


14 Eylül 2017 Perşembe

Rüveyda'ya mektuplar (5)

     hayallerimin gerçeğe değdiği noktada, sen,
baştanbaşa ürpertisin ve ne zaman seni düşünsem
nefesimi dizginleyemem…

Sevgili Rüveyda,

Hayır, belki yalnızca Rüveyda demek daha doğru. Çünkü isminin içinde: Sevgili, sevgilim, kalbim, âşık olduğum kadın, aşkına adandığım, ömrüm, ruhum, gönlüm, özüm, sözüm, nimetim, kıymetlim, kraliçem, nefesim, nefsim, nefisem, hasretim, sefam, kadınım, yandığım, aradığım, ağladığım, mektuplara yaslandığım, beklerken yaşlandığım, küçüğüm, sultanım, prensesim, gözümün nuru, gönlümün süruru, canım, cananım, sevdam, ay parçam, nurum, huzurum, kuşum, çocuğum, gururum, onurum, yoksunluğum, avuntum, zaaflarım, atar damarım, balım, kanım, karım, kârım, yarınım, saçmalıklarım, sancılarım, yârim, sol yanım, yangınım, içimde saklım, kaçamaklarım, aşkım, tılsımım, kayıp yıllarım, tutsaklığım, fakir mısralarım, ahlamalarım, anmalarım...

Hepsi var. En çok da; hasret! Adına yüklediğim bende saklı olan ilk anlam bu: Hasretim…

Mademki uzun senelerin hasreti, içimizde yaramaz bir çocuk gibi tepinmektedir, gel, birbirimizin olalım ve sen bana aşkın da ebedilik kadar tatlı ve güzel olduğunu anlat...[¹]

Hayır, gelmen şart değil! Sen bu ruh iklimini bana yazarak da yaşatabilirsin, yaşatıyorsun da... Senin yerine de seviyor, yazıyorum. İki kişilik sevmek gönle yük derler bir de… Sevmek için ne sevilmek, ne de kavuşmak şart değil. Keşke sen de bana yazabilseydin. Kafka yine de şanslıymış, Milena ona yazmıştı.

Bir kadın, bir isimden fazlasıdır, olmalıdır. Bir kadın, çok kadındır aslında. 

Sabah gözlerimi açtığımda, yanımda masum bir kız çocuğu uyur. Seyrederken nefes alışlarımı bile kontrol ederim, uyanmasın diye... Ne güzel uyuyorsunuz Rüveyda... Pamuk prensesler gibi ihanetsiz, sadık, sakin, duru, billur bir su... İçip içip kanamadığım kanmak da istemediğim bir su...

Kahvaltıda, karşımda, sevdiği adama en iyisini sunmak için çırpınmış, özenli, zevkli güler yüzlü bir kadın vardır. Sevdiği adama önem verdiği her detaydan belli olan.

Akşam eve dönüş saatlerim yaklaşınca, heyecanla makyaj yapan, tuvaletine kadar kendisini hazırlayan, biraz dekolte, bazen gizli sinsi bir kıyafetle, masum bir kışkırtıcılık ve muzırlıkla canını bekleyen, heyecanı bitmeyen müşfik bir kadın açar kapıyı. Masumluğun içinde saklı bir kent gibi müthiş bir dişilik...

Akşam olmak bilmedi! diyerek eve sabırsız koşan adam ben, kapıda mis gibi parfüm kokusunun teninizde tatlandığı, anlam kazandığı siz, Rüveyda...

Eli boş gelmeyen adamı, gönlü, gözleri dopdolu karşılayan Rüveyda...

Hoş sohbetler arasında kondurulmuş pembe buseler, ruha serpilen konfetiler gibi rayihalarını saçarken zaman hızla gecenin sınırlarına girmiştir bile...

Gece yatma vakti; hayır, iki canın tek can oluşunun, yine yeni, yeniden tescilleniş zamanı. İşte karşımda yine, yeni, yeniden bambaşka bir Rüveyda...

O artık ne sabah uykusundaki masum çocuktur, ne kahvaltıdaki eş, ne de akşam eşini karşılayan enfes kadın.

İçindeki yosma dışarıya vurmuş, dili lâl ama hareketleri son derece davetkâr, kışkırtıcı, dilber, geyşa... Her şey... En yorgun zamanları canlandıran, dirilten kendine has tınısıyla, çıldırtıcı bir çekim gücüne karşı koymak mümkün değildir artık…

Ah nefesim... Yine kontrolümü aştın, normal seyrinin üzerinde bir intifada süzülmektesin... Ülke senin, her santimine önce kuşbakışı bakabilirsin. Birazdan dilediğin yere, dilediğince konar, santim santim gezinirsin nasılsa...

Rüveyda,

Sözleri uzatıp sizi sıkmak istemem, isminize yüklediğim anlamlar, bizi nerelere götürdü. Öyle güzel bir yer ki gökkuşağının renkleri ile âdeta müzik notaları gibi dans ediyoruz.

 Sizin Murat



[¹] Sabahattin Ali