16 Ağustos 2026 Pazar

Bûy-ı Yâd

Sanki bir Nurullah Genç şiiri...
Derin, dokunaklı... 
Benzer frekansın, iklimin izdüşümü... 

Türkiye'mizin hatta İslâm ülkelerinin bu enfes şiirlerle (hakkınca) tanışmamış olması da edebiyatın utancı olsun! 

Tabii bir de bazı insanlar, kendilerinin/kalemlerinin tanınması konusunda ya talepkâr değillerdir ya da -şans kelimesini kullanmayı sevmiyorum ama- yolları kolayca açılmıyordur... 

Bir çok internet fenomeninin(!) basitliklerinin milyonlara varan takipçi kaydettiği şu kadir kıymet bilmez zamanlarda üzerinde  düşünülmesi gereken ciddi bir mevzu... 

Uzun gelmesin, anlamlarına, zirvelerine vara vara, sindirerek okuyacağınız enfes bir şiir daha:


Gönlümün bir yerinde
kapısı kapanmamış bir han var.
Kervanlar çoktan çekildi oradan,
develerin boynundaki çanlar sustu,
ipekler başka iklimlere taşındı
fakat gece olunca
taş duvarlardan hâlâ tarçın, karanfil, kakule kokusu yükselir.
Ben o hanın hangi kapısından girdim,
hangi çağda kaldım, bilmiyorum.

Bir sabah
Birûnî'nin Gürgenç'inde buldum kendimi.
Yıkılmış taşların arasında
göğe bakıyordu bir adam,
dünyanın çapını ölçüyordu.
Ben ise
bir çift gözün mesâfesini ölçemedim.
Ne tuhaf,
yeryüzünün eğriliğini hesaplayan akıl
bir gönlün meylini hesaba katamamış.
Oradan Buhara'ya geçtim.
İbn Sînâ'nın kandili yanıyordu gecede.
Kitaplar açıktı,
mürekkep uykusuzdu.
Nice hastalığa isim koymuştu insan,
ateşe, hummaya, zonaya, derde, derde benzeyen bin derde...
Ben bir tek sızının adını bulamadım.
Adını koysam
belki iyileşekti...

Semerkant'ta göğü açtılar önüme.
Uluğ Bey'in yıldızları
sanki geceyi çivilemişti.
Bir rasatgâhın taş merdivenlerinde
uzun uzun baktım göğe.
Sonra düşündüm:
İnsan yıldızların doğduğu saati bulabiliyor da
bir sevdanın içine düştüğü ânı
neden unutamıyor?
Bir yıldız kaydı.
Dilek tutmadım.

Sonra Cizre.
Cezerî'nin suyu vardı orada.
Bakır kuşlar,
dişliler, kapaklar,
gizli bir aklın kurduğu
harikulâde düzenekler...
Su yükseliyor,
bir kapı açılıyor,
başka bir kapı kapanıyor.
Kalbimi düşündüm.
Onda da böyle bir düzenek olmalıydı.
Bir bakışla açılan,
bir ayrılıkla kapanan,
bir sesle bütün çarkları bozulan.
Bir ses...
İşte orada
yıllar birden geriye döndü.

Annemin elleri geldi aklıma.
Nergisleri çok severdi.
Bir bahar günü
saçlarımdan nergis topluyordu
kendi elleriyle.
Çocukluğumun bütün ışığı
o parmak uçlarında toplanmıştı.
Ben o gün
henüz bilmiyordum:
İnsan bazı kokuları
bir daha hiç unutmaz.
Yıllar sonra
İpek Yolu'ndan geçen bir kervanın baharatları
birden onun ellerine benzedi.
Misk.
Tarçın.
Karanfil.
Kakule.
Ve uzak bir şehirde
hiç bilmediğim bir rüzgâr
saçlarımın arasından geçti.
Sen geldin aklıma.
Oysa senin kokunu
unuttuğumu sanıyordum.
Tuttun perçeminden tüm zamanları getirdin...

Gesi bağlarına vardım sonra.
Akşam asmaların üzerine eğilmişti.
Üzümler ağırdı.
Bir küpte şıra vardı.
Susuz dudaklarıma
bir tas ikram ettiler.
İçtim.
Tatlıydı.
Biraz da buruk.
Aşk gibi...

Asmanın gölgesinde
eski bir türkü dolaşıyordu.
Sözlerini seçemedim.
Fakat hüznünü tanıdım...

Bir hâceye rastladım.
Yüzünü göremedim.
Sakalı mı beyazdı,
saçı mı, bilmiyorum.
Bana yalnız şunu söyledi:
“Kalbin bildiğini
akıl geç öğrenir.”
Sonra yürüdü.
Ardından baktım.
Bir daha göremedim.
Sözü kaldı, köz gibi...

Bir başka gece
Mecnûn geçti önümden.
Çöl, onun etrafında
kendi kendine büyüyordu.
Leylâ'nın adını söylemedi.
Çöl Mecnûn'un diliydi.
Ben de sustum.
Kumların arasında
bir gölge yürüyordu.
Belki Mecnûn'du.
Belki bendim.
Belki ikimizin de
adını unuttuğu başka biri.

Sonra eski kitaplar açıldı.
Bir sayfada Vâmık,
bir sayfada Ferhad,
bir başka yerde Şirin'in kayası...
Yusuf'un kuyusu karardı
bir kenarda.
Züleyha'nın sabrı
öteki sayfada yıpranmıştı.
Kays'ın çölü
sayfaların arasından taşıyordu.
Ne çok insan
sevdiği uğruna
kendinden geçmişti.
Ne çok isim
bir tek isim yüzünden
asırlarca yaşamıştı.
Ben kendi küçük sırrımı
onların arasına koymaya utandım.
Hem benim aşkımın
ne çölü vardı
ne sarayı.
Bir cümlesi vardı yalnız.
Bir cümlesi...

Gece ilerledi.
Kervanlar sustu.
Baharat kokuları çekildi.
Nergisler soldu.
Gesi bağlarında
son ışık da söndü.
Buhara uzaklaştı.
Gürgenç karardı.
Semerkant'ın yıldızları
birer birer yerlerine çekildi.
Ben yine
o eski hanın içindeydim.

Hafıza sandığım şey
meğer bir şehirler ülkesiymiş.
Her odasında başka bir zaman.
Her penceresinde başka bir yüz.
Her kapısında başka bir ayrılık.
Ve ortasında, ah o en ortasında
gönül.
O gönül ki
ne kadar tarih sığdırılırsa sığdırılsın
bir tek hatıraya dar geliyor...

Sonra Hallaç çıktı ortaya, 
Nereden geldiğini görmedim.
Elinde eski bir tokmak.
Önce usulca vurdu.
Bir çocukluk havalandı.
Bir daha vurdu.
Annemin nergisleri.
Bir daha
Gesi bağlarının şırası.
Bir daha
Buhara'nın kandili.
Bir daha
Semerkant'ın yıldızları.
Bir daha!
İpek Yolu'nun bütün baharatları
birden havaya kalktı.
Miskler, mektuplar,
eski yüzler, yarım dualar,
söylenememiş teşekkürler,
geç kalmış özürler...
Hepsi birbirine karıştı.
Ve ben
birden öfkelendim.
Kime?
Bilmem.
Belki zamana.
Belki insanlara.
Belki kendi gafletime.
Ey kıymet bilmeyen dünya!
Sen ne acayip sarrafsın!
Bir gönül yıllarca
kendini sana altın diye sunuyor,
sen eline alıp tartmadan
“sıradan” diyorsun.
Bir anne ömrünü
sessizce önüne koyuyor;
sen alışkanlık sanıyorsun.
Bir dost
yıllarca yanında duruyor,
sen gölgesine bakıp
“nasıl olsa burada” diyorsun.

Sonra zaman geçiyor.
Ve sen
kendi ellerinle ittiğin güzelliğin
ardından bakıyorsun.
Ne acı!
Bazı pişmanlıkların
mezarı yoktur.

Hallaç vurdu.
Bir daha vurdu.
Öyle vurdu ki
sap saman, ot çöp savruldu.
Ve yıllardır kıymeti bilinmemiş
ne kadar güzellik varsa
birer birer havalandı.
Birinin gözüne
bir annenin duası kaçtı.
Birinin yüzüne
eski bir dostun vefası.
Birinin uykusuna
kapıda beklemiş bir insanın gölgesi.
Birinin kalbine bir kalleşin ihâneti.
İşte o zaman
dünya bir anlığına
kendi ayıbını gördü.

Sonra fırtına dindi.
Öyle sessiz dindi ki
insan yağmurun bittiğine inanamadı.
Bir nergis kokusu kaldı havada.
Nereden geldi?
Annemden mi?
Senden mi?
Yoksa ikisini birbirine bağlayan
o görünmez yerden mi?
Bilmiyorum.
Gözlerimi kapattım.
Bir ses duydum.
Çok eski.
Çok yakın.
Bütün şehirlerden,
bütün asırlardan,
bütün çöllerden,
bütün yıldızlardan geçip
tek bir yere varan bir ses.
Bir zamanlar
bir kalbin başka bir kalbe
hiç tereddütsüz söylediği:
“Sana kurban olurum.”
O cümleyi
kimse duymadı.
Zaman da duymadı.
Tarih hiç yazmadı.
Fakat ben
unutmadım.
Ben taşıdım.
Bunca şehirden,
bunca kitaptan,
bunca yıldızdan,
bunca ayrılıktan
sonra geriye ne kaldı diye sordum.
Bir nergis.
Bir yudum şıra.
Uzak bir baharat kokusu.
Ve o cümle.
O cümle hâlâ genç... 

Kanarya Banu Dağ